Bir Kadının Yarattığı Frankenstein



Mary Shelley'in, zamanının çok ötesinde bir teknoloji vaat ettiği için edebiyat çevrelerini şaşkına çevirmiş iki yüz yaşındaki başyapıtı Frankenstein, defalarca kez, defalarca şekilde sinemaya uyarlandı ve hala da önlenemez bir film çekme furyasından nasiplenerek popüler kültürdeki yerini koruyor. Biz de, eserin popüler kültürdeki doldurulamayan yerini incelemek istedik.

Bugün, Shelley'in müthiş yapıtı Frankenstein'ın Mark Twain imzalı önsözüne baktığımızda, hikayenin zamanının ötesinde bir yapıda olduğunun neden her fırsatta vurgulandığını düşünüyorsunuz ilk başta. Ciltler halinde ülkemizde de çıkan ve dahası, envai çeşit romana ve filme farklı maceralarıyla da konuk olan bu karakter, tüm dünyada bir edebiyat karakterinden çok Karloff'un hakkıyla hayat verdiği o korkunç yaratığı hatırlıyor. 1815 yılında, eserin yazımına başlamadan üç sene önce aklına gelen bir fikri geliştire geliştire bu hale getiren, dahası feminist bir aileden gelme kadın yazar Mary Wolfstonecraft Goodwin Shelley, karakteri aslında filmlerin bize sunduğu o hilkat garibesi hallerden ziyade, felsefik ve toplumun dışına itilmiş bir grubu temsil eden bir karakter olarak resmetmişti. Eserin ilk uyarlaması da daha sinemanın pek ortalarda gözükmediği 1823 yılında tiyatro yoluyla yapıldı. Shelley'in epey beğendiği bu ilk uyarlamada, karakter insana çok benziyordu ve sadece çikolata rengine boyanmış bir insan tarafından canlandırılıyordu.

Bu denli teknoloji gerektiren bir hikayeyi görselliğe uyarlayan oyun, söylentilere göre epey başarılı olmuş ve aynı yılda bir tiyatro uyarlaması daha yapılmıştı. Bu uyarlama da, ilk uyarlamanın izleyicinin kafasına kazıdığı siyah imajı korur nitelikteydi ve karakteri yine siyahlara büründürüyordu. Bu uyarlama rüzgarı tiyatro dünyasını esir almak üzereydi ki, araya Edison'un (sonradan ampulü icat etmediği anlaşılacaktı) keşiflerinden biri olan sinema araya girdi ve bununla paralel olarak sinema dalı da belli bir evrim geçirdi. Sürekli bir üretim vardı, hatta canavarın başka hikayelerini edebiyat eseri yapan uyanıklar bile çıkıyordu (sonradan bu hikayeler tarihe karışacaktı). Anaakımı başlatan Hollywood isimli küçük bir kasaba sinema dünyasını esir alınca da Shelley çoktan yaşamını yitirmişti. 1851 yılında, 60 yaşındayken ölen Shelley'in ardından da 1910 yılında eserin Frankenstein adlı ilk sinema uyarlaması yapıldı. Bu uyarlama hayata geçtiğinde insanlar çoktan ilk bilimkurgu filmini izlemişti bile(Le Voyage Dans La Lune)ve heyecanlanacak çok halleri yoktu, dolayısıyla film romanın şok ediciliğinden uzak oldu. 1915 yılında eserin ikinci uyarlaması da yapıldı, meşhur "It's alive !" repliğini ilk kez kullanan film, hikayeye yine felsefik yönden yaklaşıp yine başarısız oldu.

Bu sırada dünyanın çeşitli yerlerinden uyarlamalar gelmeye de devam ediyordu. Eugenio Testa imzalı 39 dakikalık İtalya yapımı uyarlama Il Mostro di Frankenstein (ilk vizyona girdiğinde "Frankestein" gibi talihsiz bir harf eksikliğinin kurbanı olmuştu / İngilizce çevirisi "A Monster Called Frankenstein" dır), bu evrensel uyarlamalardan sadece bir tanesiydi. Bu döngü kısır bir şekilde yirmi uzun sene boyunca devam etti ve uyarlamaların hiç biri beğenilmedi, ta ki 1931 tarihli müthiş "Frankenstein"a kadar. Film hikayenin felsefik yönünü hiçe sayıp tamamen anaakımlığına odaklanıyordu ve yaratığı eserin aksine konuşturmuyordu. Bu uyarlama epey beğenildi ve özel efektleriyle de romanın etkisine ulaştı. Özellikle Frankenstein'ın canavarı rolündeki Boris Karloff filmde tam anlamıyla bir oyunculuk dersi veriyordu.

Hollywood, fazlasıyla beğenilen bu uyarlama aracılığıyla Frankenstein'ı bir para makinesine dönüştürmekten çekinmedi elbette. İlk film gibi David Whale tarafından yönetilen (ve canavarın da ilk filmdeki gibi Karloff tarafından canlandırıldığı) 1935 tarihli devam filmi Bride of Frankenstein, filme gayriresmi bir ekti aslen. Filmde, tıpkı ilk film gibi bir hikaye anlatılıyordu- isminden de anlaşılabileceği gibi, Frankenstein'ın gelini üzerinden hem de! Bu film pek beğenilmese de, yapımcılara yine epeyce para getirmekle kalmadı, aynı zamanda kült filmleri sırtında taşıyan bir popüler kültür ögesi oluverdi. Bu filmin ardından gelen üçüncü film Son of Frankenstein'da kadroya bir de Igor katılıyordu (Frankenstein'ın asistanı, Bela Lugosi tarafından canlandırıldı). Bu film de popüler kültürde kendine geniş bir yer ayırsa da Frankenstein Sülalesi'nin sonunu getirdi. Yapımcılar yavaş yavaş ana karakteri hikayeye katmaya başladı.

1942 yılında, yani ilk üç filmin külteştiği(bu filmlerden sadece ilkine saygı duyuluyordu)bir dönemde ortaya çıkan The Ghost of Frankenstein'da da karakteri üç film boyunca canlandıran Karloff yerine The Wolf Man yorumuyla haklı bir üne kavuşan Lon Chaney Jr. getirildi. Bu filmde Bela Lugosi oyununa devam ediyordu. Yapımcılar filme saygın bir devam sunmaktansa, kült bir yapıda seriyi inşa etmeyi daha cazip bulmuş olacak ki, bir sene sonra bir devam filmine daha öncülük ettiler. 1943 senesinde çekilen devam filmi Frankenstein Meets the Wolf Man ise şaşırtıcı bir kadro değişimi sunarak hikayeye The Wolf Man'i kattı, bu karakteri bir önceki filmde canavarı canlandıran Lon Chaney Jr. canlandırdı ve canavar rolüne de bir önceki filmde Igor'u canlandıran Bela Lugosi getirildi. Bu film de kült oldu.

Seri tam beş filme ulaştığında yapımcılar artık radikal bir değişiklik arayıp duruyordu ki, son filmin gişe başarısı ortaya çıktı. Bu son filmin ardından yeni bir kulvara göz dikildi: Canavarı başka klasik korku karakterleriyle karşı karşıya getirmek. 1944- 1945 yıllarında, bu şekilde iki film çekildi: House of Frankenstein ve House of Dracula. İki filmde de canavarı Glenn Strange canlandırırken, filmlerden ilkinde kadroya Karloff da katıldı. Karloff, filmde film için yaratılmış bir karakter olan Doktor Gustav Niemann'ı canlandırdı. Ayrıca ilk filmde Lawrence Talbot'u canlandıran Lon Chaney Jr., ikinci filmde The Wolf Man'i canlandırıyordu. İki film de Erle C. Kenton tarafından yönetildi. Kültlerin kültü bir devam filmi daha bu yoldan doğdu: 1948 tarihli Bud Abbott Lou Costello Meet Frankenstein. Filmin Bela Lugosi, Glenn Strange ve Lon Chaney Jr.'lı kemik kadrosunda bir isim daha vardı: The Invisible Man rolündeki Vincent Price. Bu film, seriyi kapatan film oldu.

Bu serinin ardından, karakter Frankenstein - 1970 isimli sözde gelecekte geçen 1958 yapımı bir filmde tekrar canlandırıldı. Seri bitmiş olsa da, filmin izleyicilere sunduğu minik bir sürprizi vardı: Victor Frankenstein rolündeki Boris Karloff. Bunun ardından çoktan modası geçmiş Frankenstein Sülalesi rüzgarını yeniden estirmeye kalkışan Frankenstein's Daughter vizyona girdi. Bu filmde bildik kadrodan pek eser yoktu ve kültlük bakımından, belki de kendisini fazla ciddiye aldığındandır, pek bir şey vaad etmiyordu. Yönetmen Richard E. Cunha'nın asıl amacı ise ilk Frankenstein filmine en az ilki kadar saygın bir devam getirmekti, ama film bir fiyaskoyla sonuçlandı.
'64 senesine gelindiğinde de seri kendi halinde öylece devam etmeye çalıştı, tabii ki gayrıresmi ellerde: The Evil of Frankenstein, House of Bare Mountain ve Frankenstein Meets the Spacemonster. Son film bir fiyasko olsa da ilk iki film kendi içinde hayranlar edindiler. 1967 yılında, karakter ilginç bir biçimde yıldızlar geçidi Bond parodisi Casino Royale'de kendine yer bulmayı başardı. Yıllardır Dracula filmleri üzerinde çalışan Jimmy Sangster'in yönettiği The Horror of Frankenstein da bir kült oldu. Kült filmler furyasının başlangıcından nasiplenen filmler geldi geçti, Dracula vs. Frankenstein, 70'lere gelindiğinde çekilmişti ve kitsch sinemadan payına düşeni fazlasıyla alır nitelikteydi mesela. Ayrıca karakter kendine Son of Dracula türü ikinci sınıf filmlerde de yer buldu (ikinci sınıftan kasıt, sıfır bütçedir).Bu zamana kadar karakterin hikayesini baştan anlatan bir filme rastlamıyorduk ki, '77 senesinde Victor Frankenstein filmi çıkageldi. Bu film, canavarın fiziksel görünüşünü değiştirmese de hikayeyi sil baştan anlatmıştı.

Bu yapıttan destek alan bir alay film de karakterin hikayesini yeniden anlatmaya kalktı. 70'ler bitip seksenler başladığında, 1984 senesinde de karakterin fiziksel görünümünü değiştiren "Frankenstein" çekildi. 1987 yapımı ünlü kitsch film The Monster Squad Frankenstein'a yer verdi. Bu sıralarda Frankenstein'ın ilham verdiği Dr. Jekyll & Mr. Hyde ve The Incredible Hulk eserleri de sinemayı sallamakla meşguldü tabii. 1990 yapımı Frankenstein Unbound'da karakter Nick Brimble tarafından canlandırıldı. Filmin John Hurt, Bridget Fonda ve Jason Patric'li bir kadrosu da vardı ve yönetmen Roger Corman'dı. Karakteri yeniden canlandıran film, aynı zamanda o zamana değin çekilmiş en büyük bütçeli Frankenstein filmiydi.

Yıl 1994 olduğunda, Shakespare uyarlamalarıyla tanınan Kenneth Branagh karaktere felsefik bir yaklaşım getirdiği "Mary Shelley's Frankenstein" ile bu kulvara katıldı. Film romana en sadık kalan uyarlamaydı ve Kenneth Branagh, Helena Bonham Carter, Ian Holm ve John Cleese'li bir oyuncu kadrosunu buluşturuyordu. Bu kadronun yanında bir de canavar rolünde usta bir isim vardı: Robert De Niro. Film bence başarısızdı, ancak karakteri bu denli resmiyetle uyarlayan en yakın zamanlı yapım oldu. Frankenstein defteri sinemada böylece kapandı, en azından canavarı başrolüne alan başka bir film çıkmadı. Kalanlar tamamen TV filmiydi. Branagh'ın uyarlaması, Frankenstein sinemasını kilitlemişti.
Karakterin sinema macerası şimdilik böyle bitti. Bu sırada da, karakterin üzerine yeni romanlar yazılıyor, bilgisayar oyunları yapılıyor ve çizgiromanlar, oyuncaklar piyasaya sürülüyordu. Ayrıca karaktere kısa filmler ya da diziler de yapılıyordu, mesela 2004 senesinde bir Frankenstein dizisi çekilmişti. Karakter, 2005 yılında da Van Helsing'de şöyle bir göründü, ancak bir korku ya da felsefe karakterinden çok aksiyon karakterine benziyordu. Karakterin başka bir filmine kavuşamadığı tam on yıl böyle geçti, ta ki Guillermo Del Toro yeni Frankenstein'ın başına getirilene kadar. 2008 yılında, Del Toro, filmin bir devam filmi olacağını ve Hobbit'i bitirir bitirmez filme başlayacağını açıkladı. Shelley'in eserinden uyarlanan ve karakterin fiziğini de değiştiren çizgiroman NTV Yayınları'ndan çıktı. Ayrıca şu anda karakteri sil baştan anlatacak bambaşka bir filmin hazırlıklarının sunduğu söyleniyor. Eğer söylentiler doğruysa, film Timur Bekmambetov tarafından yönetilecek ve 2013 civarında vizyona girecek.  Bu mitin, popüler kültürün olanca devliğiyle sinema macerasının hakkını vererek devam etmesi ümidiyle.

www.sinemaestro.com

http://www.viddler.com/explore/8505000/videos/2/

Karloff'un canlandırmıs olduğu Frankenstein ikinci bölümü için bu linkten tıklayınız..!

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : frankenstein, jung frankestein, Mary Wolfstonecraft Goodwin Shelley, Mark Twain

Güneş Sirki/Cirque Du Soleil

solei2 soleil 20 yıl önce 2 akrobatın Kanada sokaklarında yaptığı gösteriler bugün dünyaca ünlü 'Güneş Sirk'ine dönüştü.200' den fazla kişi her gösteride büyük bir uyum içinde mucizeler yaratıyorlar..Her meslekten insanlar bunlar..15 farklı dil konusan 30'a yakın ülkeden sanatçı ve personel çalışmakta.. Kostümler,yaptıkları şovların zorluğu, oyunculukları,mimikler,soundtrackler ...

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Güneş Sirki, Cirque Du Soleil videosu,

Vicdanın geldiği an: "Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması"

Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyirciyle buluşan oyunlardan biri de, Türkiye’deki temsillerin ardından Fransa’da Avignon Festivali’ne giden “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması (De L’Abolition Des Tracas)” idi. İstanbul`da doğan ve tiyatro çalışmalarını Türkiye ve Fransa’da sürdüren Lulu Menase’nin lise döneminde tiyatroya ilgi duymaya başladığını, eğitimini Paris Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde yaptığını, sanatçı Peter Brook ve Royal Shakespeare Company üzerine tezleri bulunduğunu oyuna gitmeden öğrenmiştim.

 
Menase, 1971–1979 yılları arasında (ışıklar içinde yatsın) Mehmet Ulusoy ile de çalışmıştı. 1981 yılında Compagnie de l`Orient-Express’i (Doğu Ekspresi Topluluğu) kurmuş, sahneye koyduğu oyunlar Paris, Fransa, Avrupa, Afrika, Karayip Adaları`nda sergilenmişti. Türkiye’de daha önce, Filiz Kutlar’ın ve Erkan Sever’in geçen sezon oynadıkları Pierre Louys’un (benim ne yazık ki izleyemediğim) “Bilitis’in Şarkıları” başlıklı eserini sahneye koyduğunu da anımsıyorum.
 
Yönetmenin 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahneye koyduğu “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması”, Fransa’nın özellikle polisiye romanlarıyla ünlü yazarı Fred Vargas’a aitti ve yazarın iki hiciv yazısından yola çıkılarak tiyatroya uyarlanmıştı. Yazarın seyirci ile kurduğu mizahi bir diyalogdan oluşan ve otobiyografik öğeler taşıyan bu eserde yazar, insan ilişkileri konusunda bütün sorunlarını çözdüğünü savlayarak, yarı bilimsel bir konferans, yarı skeç biçiminde dünyadaki altı buçuk milyar insanın da sorunlarını çözmek için aşk, sıkıntı, politika, ekonomi, savaş, özgür irade gibi konuları açtı. Yeni bir dünya umuduyla aşk, metafizik, savaş, din, sanat, yaşamın anlamı, hiçlik gibi hepimizin içinde taşıdığı kaygıları kırıntılar haline getirmeye çabaladı. İzleyiciyle umutlarını, iyimserliğini, düşlerini paylaştı.
 
Aşkı nasıl berbat etmeli sorusunu az çok herkes kendi olanaklarıyla çizmeyi başarabilir, ama aşkı berbat etmekten nasıl kaçınılmalı, sevilen kişi tarafından nasıl sevilmeli ve aşkı nasıl korumalı konularında fikirler üretti. Elinde bir resim fırçasıyla doğmuş ikiz kardeşi ördek resimleri yaparken, Vargas kaşlarını çattı, kaygıların trajik bir biçimde birbirine karışmış iplerini çözmeye çalıştı. Avucunun içinde sıktığı kuru kumun nasıl parmaklarının arasından süzülüp aktığını merak etti. Çünkü kuma baskı yapıyor, avucunun içinde sıkıyordu. Kuru kum örneği, kişiye ne denli baskı yapılırsa, o kişinin o ölçüde “elden” kaçtığını öğrendi. İnsana uygulanabilecek baskı araçları olarak telefonları, mektupları, dilekleri, davetleri, istekleri, ricaları, eleştirileri, kınamaları, lütuf dilekçelerini, gereklilikleri, hak ileri sürmeleri, uyarıları, yasaklamaları, şantajları, ültimatomları ve son olarak buyrukları sıraladı.
Kendinden ve izleyiciden sonraki üçüncü öğe olarak “Vicdan”ı tanıttı. Samuel Beckett’in asla gelmeyen Godot’suna karşılık, “Vicdan” geldi. Karşımıza dikildi. Yazar, sahnedeki oyuncu aracılığıyla ondan kurtulmanın yollarını aradı ve “Vicdan”ı kandırabilmek için izleyiciden yardım istedi. Doksan beş dakika boyunca daldan dala, oradan buraya atlaya sıçraya anlattı da anlattı. Erkekleri anlattı, kadınları anlattı. “Erkek”, “Kadın” gibi abartılı terimlerin bizi yanlış yöne çektiğine eğildi, “Erkek”in ve “Kadın”ın yerlerini renklerle belirtti. “Kırmızı” dedi, “Aile düzenini bozan, yok edendir. Mavi yuvayı kurar, korur. Kırmızı da mavi de çok güçlü olan korku motoruyla devinir. Mavi, yuvayı sağlamlaştırdıkça kırmızı o ölçüde yuvanın temellerini sarsar ve kırmızı, sitemlerle saldırdıkça mavi sitemlerle o ölçüde pekişir.” Oyuncu kendini önce kırmızı, sonra mavi tüllere sarmaladı, onlarla oynadı, sonra gitti, tülleri sahnenin önündeki boşluğa bıraktı.
 
Fred Vargas, dünya görüşünü herhangi bir temele dayandırmamıştı, konu dağıldı. Bu tür tiyatroda alıştığımız özdeğin çoğalmasının esamisi yoktu. Düşlerini yazarken ritim kullanmıyor, rengi önemsemiyor, nesnel ustalığı boş veriyordu Vargas. Bunlar olmayınca Vargas’ın dış dünyası gelişmedi. Oyuncu Oriane Littardi’ye “’Kırmızı’ ile ‘Mavi’nin özgür iradesi ve ahlaksal bilinci yok olmuştur. Dolayısıyla ikisinin de sinirleri çok bozuk, düşman arayışındalar. Tıpkı dünyadaki altı milyar insan gibi savaşmaktalar” gibi ipe sapa gelmez laflar söyletti.
Lulu Menase’nin ne yapmak istediği, ne yorum getirdiği de anlaşılamadı. Başarının ölçütü yalnızca yaratıcılığın niteliği, uyandırılan şiirsel imgelerin karmaşıklığı ve bunların birleştirilip, sürdürüldüğü beceri olmamalıydı. Daha da önemlisi, bu imgelerin taşıdığı görünün gerçekliği ve doğruluğu metinde bulunmalıydı. Bütün yaratıcılık özgürlüğüne ve kendiliğindenliğine karşın, Lulu Menase’nin yapmak istediği tiyatro, bir varolma deneyimini iletmeyle ilgiliydi ve bu ileti sırasında insan durumunun gerçeği hiç de gözler önüne serilmedi. Bayan Menase’nin çelişkisi gerçekçi ve gerçekçi olmayan, nesnel ve öznel tiyatro arasında değil, yalnızca bir yanda şiirsel görü, şiirsel doğruluk ve düşsel gerçek, öte yanda çorak, mekanik, cansız, şiirsel olarak doğru olmayan yazılı metin arasındaydı.
 
Anlaşıldığı kadarıyla, Lulu Menase de, absürt tiyatroda olduğu gibi dünyayı anlamsız ve birleştirici bir ilkeden yoksun görüyordu. Görüyordu görmesine de, bunu yalnızca insan düşüncesinin evrenin bütünlüğünü, tam, birleşik, tutarlı bir sisteme indirgeyebileceği düşüncesinden yola çıkan felsefecinin bakışıyla değil, bir polis romanları yazarının giderek “deli saçmasına” dönüşen metninden medet umarak yaklaşıyordu.
Fred Vargas’ın ikiz kız kardeşi Jo Vargas’ın sahne tasarımı olarak el arabası, banket taşları, elek, kemikler, dört adet kalastan oluşturduğu bir arkeoloji kazısını çağrıştıran mekan çalışmasının Menase’nin tiyatrodaki arayışının nesine uyduğu da anlaşılamadı. Diğer taraftan, Jean-Luc Peron’un ışık tasarımı alkışlandı.
 
Menase’nin iki yıl önce bir Paris sahnesinde izlediği ve kendisinde birlikte çalışma isteği yaratan oyuncu Oriane Littardi gerçekten de yüzündeki ışıkla, gözlerindeki parıltıyla, gençliğinin dinamiğiyle ilgi çekti, ama renksiz sesi izleyicinin içini kemirdi.
Oyundan çıkarken, “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması”nı sunduğu koşulların inandırıcılıktan uzaklığıyla, önyargılı bakış açısıyla başarısız olarak tanımladım. Yazarın yaratıcı yetisi, şiirsel imgelemi yeterli değildi.
Yani uzun sözün kısası; bu oyun, oyun değildi.
(Üstün Akmen festival kapsamında salı günü, İtalyan Arca Azzurra Tiyatrosu yapımı “Geyikler Lanetler”i gözlem altına alacak.)
 
Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Vicdanın geldiği an: "Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması"

Web Analytics