RANT KİŞİSEL GELİRİ-GELİŞİMİ ARTIRIR !!



Türkiye yi yer altı kaynaklarıyla tanımlarsak zengin madenler bakımından fakir ülke diyebiliriz.

Pek çok ülkede zengin maden rezervlerine sahip değildir, Türkiye nin ihraç değeri olan maden yatakları yoktur ama çok zengin yer altı kaynaklarına sahip olduğu gizlenmeye devam etmektedir. Aslında yazımın konusu madencilik değil. Türkiye nin zengin kaynakları…

Türkiye nin çok zengin olduğu esas kaynaklar iş bilmez iş adamlarıdır. Kendisine İş adamı yakıştırmasını yapan kodaman amcalarımızın yaptıkları işlere aklı ermez ve iş bilmeyen ama gözü karaların en büyük merakı ve ideali işadamı olmaktır. Çünkü en kısa zamanda zengin olmanın tek yolu iş hayatına atılmaktır.

Ankara istanbul ve izmir in Avrupa görmüş yakışıklı uyanıkları ile besmele getirmeden söze başlamayan islamcı holding müteşebbüsleri vardır. Hepsinin aklının erdiği bir konu vardır, oda arsa rantı kapmaktır.

Batmış veya henüz batmamış işadamlarının en büyük hayali büyük bir araziyi kapatıp oraya çıkarlarına göre bir imar durumu çıkarmak ve oluşan rantla köşeyi dönmektir. Allah bereket versin.

Kentsel dönüşüm ve toplu konut uygulamaları toplumsal ve mimari açıdan değerlendirildiğinde kentsel dönüşüm projelerinin planlamaya aykırılığı, kentleşme sürecince getirdiği ağır maliyetleri ve kentlilerin zorla yerlerinden edilmeleri, ortaya çıkan yeni toplumsal ve kentsel sorunları bir bir ortaya koymaktadır.

İmarsız tarım arazisini imara açarak veya imarı kısıtlı şehir arazisinin imar iznini değşitirerek elde edilen daha fazla inşaat yapma izninin piyasa değerine biz rant diyoruz ama siz başka birşey deyip temel politikanız halkı cahil bırakıp kandırarak istediğiniz gibi cirit atıp rantın dibine vuruyorsunuz. Bu şekilde yaratılacak rantlarla sadece batakçı işadamlarının değil borca batık devletin dahi kurtulacağı konusunda toplumla geniş bir mutabakata neden oluyorsunuz.

Gayri iktisadi tedbirler önerme şampiyonu olup, ticaret veya sanayi odaları ile anlaşmalı olarak hergün yeni çoraplar örüyorsunuz bu halkın başına.

2002 den bu yana AKP lilerin zihinlerinin taa gerisindeki depderin ekonomi inançlarını, gelir politikalarını anlamaya, yorumlamaya, tasvip etmeye çalışıyor parti programlarını, ilgili bakanların söylediklerinin integralini almaya uğraşıyorum.

Kaynak yaratma, kentsel dönüşüm politikaları, sosyal adalet, istihdamı artırma, milli geliri büyütme dedikleri rant bölüşümünü değiştirmekten başka hiçbirşey değilmiş.

Herşey halk için çığırtkanlığı yapan sizlere soruyorum:

Acaba rantlarla milli geliri ne kadar artırdınız?

Milli gelir dağılımını ne düzeyde değiştirdiniz?

Hangi size yakın holdinglere ne kadar transferde bulunduz?

Sonuç: Rantlar kişisel geliri artırmaya yardımcı olur. Milli geliri AR-TIR-MAAAZ...

Aylin SAPAZ

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : RANT KİŞİSEL GELİRİ-GELİŞİMİ ARTIRIR, aylin sapmaz, rant, kişisel gelir, arsa yatırımı

Calgon mu İşe Yarıyor;Reklam mı?


Çilgin
Çamaşır makinelerinde kireç koruyucu olarak kullanılan Calgon'
a 1 yıl
 içersinde verdiğimiz toplam para ile koruduğumuz rezistansı 4 defa
 yenisi ile eğiştirebileceğimiz gerçeği beni reklamın insanlar
 üzerindeki etkileri konusunda daha çok düşünmeye sevk etti.
 
Uzun zamandır Calgon ile ilgili reklamlar nedeniyle ben de, bir çok
 tüketici gibi Makinemin rezistansında sorun yaşamamak için Calgon
 kullanan biriyim. Bugüne kadar, 'Calgon marka kireç koruyucu
 kullanmasam ve makinem arızalansa,bana servis ücreti ilebirlikte bir
 rezistans kaça mal olur'sorusunu, doğrusu kendime hiç sormadım.
 
Gelin şimdi bu soruyu kendimize soralım ve örneğin Vestel Marka
 (WMU800–1200) çamaşır makinesi olan bir tüketicinin, hiç ! kireç
 Koruyucusu kullanmadığını varsayarak, aile bütçesine ne kadar bir
 yük geleceğinin hesabını birlikte yapalım:
 
1000 gr lık Calgon Fiyatı 8,25 YTL

 1 Yıllık Calgon Fiyatı 99,00 YTL.
 Rezistans+İşçilik Fiyatı 21,00 YTL
 Harcanan para 4 rezistansa bedel

 
Yukarıdaki tabloya göre, ayda 1 Kg. lık Calgon kullanan bir
 aile,Calgon'a bir yılda verdiği toplam para ile tam 4 defa
 rezistansını değiştirebiliyor ve üstelik 15 lira da arttırıyor. Eğer
 matematiksel bir yanlış yoksa, tasarruf sağlayan Calgon ile ilgili
 olarak yaptığım hesap ortada. Karar sizin.
 
Bilimsel araştırmalara bu kadar önem gösteren bir firmanın yaptığı
 reklamın,tüketici üzerindeki etkilerini araştırmak için sokağa
 çıkarak,'Calgon ne işe yarar, neyi korur' sorularını sorması yeterli
 olacak. Ayrıca Calgon kutusu üzerinde ürünün içeriği ile ilgili
 hiçbir ibare ! yok.
 
Firma yetkilisi bu sorumuza da, 'kanuni bir zorunluluk
 olsaydı,koyardık' demekle yetindi. Oysa ki, Tüketici Hakları Evrensel
 Bildirgesinde de yer alan 'tüketicinin bilgi edinme hakkı'nı göz
 önünde bulundurduğumuzda, Calgon evrensel bir tüketici hakkını ihlal
 etmektedir.
 
 
Eğer makineniz çift su girişli ise ve gerektiği zaman sıcak su

 alıyorsa, rezistansınız hiçbir zaman zaten çalışmaz, dolayısı ile
 arızalanmaz, dolayısı ile Calgon kullanmanıza gerek yoktur.
 Reklamlarda gösterilen 'bozuk' rezistans,
 muhtemelen kuyu suyu ile kullanılan bir makineden sökülmüştür.
 
Büyük şehirlerin hiç birinde su bu kadar kireçli değildir.
 İnanmıyorsanız, bulaşık makinenizin rezistansına bakabilirsiniz.
 
Bulaşık makinesi ise soğuk su alır ve kesinlikle her yıkamada
 rezistansı kullanır.

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Calgon mu İşe Yarıyor;Reklam mı, kireç koruyucusu, rezistans, makine

John perkins..Ekonomist Darbecilik


John perkins confessions

Ülkeleri Adım Adım Çökertme
Bir Ülke Demokratikleştiriliyor diye Nasıl Bölünür?Sömürgeleştirilir?



1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vur-kaç tefecilerine sonuna dek açılması.

2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.

3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.


4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.

5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.

6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.

7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.

8. Kamuoyu oluşturucuları -bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.

9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirile-bilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.

10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.

11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.

12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.

13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.


14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.

15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.

16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.

17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması

18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.
19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.

20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.

21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik ya da mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.

…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı. Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”…
…“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.” ”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…”
…”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.” …”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…” ”Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…” “..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar. Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor. “Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir” “Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır. NED’e (National Endowment for Democracy / Demokrasi için Ulusal Fon) bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır. NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:
a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.
b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.
Yüzlerce bağıştan birkaç örnek: (1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)
1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.
1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak.
- Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor.
“…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.” …”Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not: dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şu an sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır. Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır. Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahalede bulunulması…” Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinler arası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır. Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.”
Fethullah Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997)
Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu. Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.” 23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı.
Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa:
“Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.” “Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.”
Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı

Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : John perkins, Ekonomist Darbecilik, borçlanma, kölelik, itiraflar, ekonomik tetikçiler

Mustafa Kemal Atatürk Ve Türkiyede ki Yabancı Sermaye Anlayışı



 Mustafa Kemal Atatürk İzmir İktisat Kongresi'ndeki nutkunda şöyle der:

"Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılacak başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz"

Yalancı Değil Yabancı Sermaye
Sikici
Mustafa Kemal Atatürk, yabancı sermayeye karşı değildi. Yabancı sermayenin ülkemize gelmesini arzu ediyordu, fakat geçmiş dönemlerde olduğu gibi çeşitli ayrıcalıklarla gelmesini de istemiyordu.
Bununla ilgili görüşünü de İzmir İktisat Kongresi'nin açış nutkunda şöyle ifade etmiştir:

"Efendiler, ekonomik alanda düşünür ve konuşurken, sanılmasın ki dış sermayeye karşıyız; Hayır bizim memleketimiz çok geniştir. Çok emek ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza uymak şartıyla dış sermayelere gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye, çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için yararlı sonuçlar versin. Geçmişte Tanzimat Devri'nden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız."

1911 yılından, 1922 yılına kadar dört savaş geçiren halk yorgun, yokluk ve sefalet içindeydi. Asıl savaş bundan sonra başlıyordu. Ülke ekonomisine bir yön verme, ayakta kalma savaşıydı bu savaş..Ve hiç bitmeden sürecek olan savaştı.. 

Cumhuriyet'in İlânından Sonra

Yeni Cumhuriyet yönetimi tarıma dayalı, geri kalmış, fakir bir ekonomi devralmıştı.
Bu dönemlerde, yapılacak şeyleri devletten başka yapabilecek de yoktu.
Devletçilik bir ekonomik meslek olarak doğmamış, bir tarihi zorunluluk olarak doğmuştur. O zamanlar partinin bir iki yüz lirasını, yabancı bir bankaya ortak olma teklifinde bulunduğumuz da "Türkler bankacılık yapamaz, paranızı bize bırakırsanız, faizini veririz" deniliyordu. Osmanlı bütçesinin esas gelir kaynağı olan aşar da kaldırılmıştı

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında para ve kredi piyasası yabancı mâli aracıların elindeydi. Bankalar kredi işlemleri yaparken azınlıklara ve yabancı uyruklulara imtiyazlı davrandıkları biliniyordu.
Bu dönemde devlet, dış ekonomik ilişkileri denetim altında tutacak durumda değildi.

Bu yıllarda millî bankacılığa önem verilmiş ve millî bankacılığın gelişmesi için çalışmalar yapılmıştır. İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlara uygun olarak, ekonomik kalkınmanın millî bankalarla gerçekleştirilebileceği görüşü hâkim olmuştu.

Özel teşebbüs, yatırım yapacak halde değildi. Bu yatırımların devlet tarafından yapılması zorunluydu.
Bu dönemlerde özel teşebbüsün bütün himaye ve teşviklere rağmen bir gelişme gösterememesinin sebeplerinde biri de ülkede birikmiş sermayenin yetersiz olmasıydı.

Yine bu dönemde 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı meydana gelmişti. 1929 yılında New-York borsasında büyük düşüşle başlayan ve ardından dünyayı sarsan bu buhran, Türk Ekonomisi üzerinde de etkisini hissettirmişti.
Bütün dünyada başlayan bu ekonomik bunalım, tarım ürünleri fiyatlarını korkunç bir şekilde düşürmüş ve buna bağlı olarak da ihracat gelirimiz çökmüştü.

Mustafa Kemal Atatürk 9 Mayıs 1935 tarihindeki CHP Dördüncü Büyük Kurultayını açış konuşmasında, politika değişikliğini açıkça ortaya koyar:

"Yepyeni bir güdümlü ekonomi düzenini kurmakla uğraşıyoruz. Partimizin ekonomik anlayışı; bu yöndeki programımızın, yurdun ihtiyaçlarını karşılayacak ve onu az zamanda gelişmeye ve genişliğe erdirecek en iyi program olduğunu gösterecektir."

Türkiye'nin kendine özgü koşulları, dünya iktisadî bunalımlarının yarattığı olumsuz ortama rağmen, sanayileşme hareketi başlamıştı. Bu olumlu sonuçların alınmasında yeni kurulan ve yeniden yön verilen bankaların çok büyük ve önemli katkıları olmuştur. Sümerbank ve Etibank sanayileşmede önemli görevler üstlenmiştir. Yabancı bankaların sayısı; gerek izlenen bankacılık politikası, gerekse 1929 ekonomik buhranın etkisiyle azalmıştır.

1926 yılından itibaren bir Merkez Bankası kurulması ile ilgili çalışmalara başlanılmıştı.

Atatürk para piyasasının Türklerin yönetiminde ve elinde olmasını istemiştir.

 Merkez Bankasını kurarken danıştığı dünyanın iki ünlü Merkez Bankacısının (Alman Merkez Bankası başkanı Dr.Hjalmar Schacht, yardımcısı Kari Müller) olumsuz görüşlerine rağmen Türk Emisyon Bankasını kurmuştu.
Bu uzmanlar ülkemizde belirli bazı iktisadî ve mâli tedbirler alınarak para istikrarının sağlanması güven altına alınmadan bir emisyon bankası kurulmasını uygunsuz bulmuşlardı.
Türk parasının istikrara kavuşturmadan bir merkez bankası kurulamayacağı görüşündeydiler. Bunlara Fransız danışmanın (Charles Rist) olumsuz görüşleri takip etti

Atatürk Merkez Bankası'nı, sermayesi 15.000.000.-TL ve her biri 100 lira değerinde 150.000 adet hisse senedine ayrılmıştı. Bu hisse senetleri dört kısma ayrılmış olup, (A) serisi devlete, (B) serisi millî bankalara, (C) serisi millî banka dışında kalan diğer bankalara ve imtiyazlı şirketlere, (D) serisi de Türk ticaret müesseselerine ve Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere tahsis edilmişti.

Merkez Bankası'nın kurulması ve faaliyete geçmesi ile ülkedeki ekonomik düzenin kendisini koruması kolaylaşmıştı. Bu sonucunda Osmanlı Bankası ve azınlıktaki para ve sermaye piyasalarının ulusal ekonomik çıkarlarımıza ters düşen uygulamalarına son verilmiş oldu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün önem verdiği konulardan biri de esnaf ve küçük sanatkârlara ihtiyaç duyacakları kredilerin temin edilmesiydi. Cumhuriyetin ilk yıllarında sermaye birikiminin, özel sektörün yetersiz olması ve üretim alanlarının darlığı nedeniyle, esnaf ve sanatkârlara kredi verecek kurumların kurulması gecikmişti. Dünya ekonomisini sarsan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı memleketimizi de hayat pahalılığı, mal kıtlığı gibi ağır ekonomik şartların yaşandığı bir ortama sürüklemişti.

Esnaf ve sanatkârlar ise elde ettikleri gelirlerinin önemli bir bölümünü sermayeye ve tefecilere vermek zorunda kalmışlardı. Böyle ağır ekonomik şartların yaşandığı ortamda de esnaf ve sanatkârlar sürekli olarak küçülmüş ve gelişme gösterememişti.

Atatürk'ün Görüşüne Göre; Türk Bankacılığı Türklerin Yönetiminde Ve Mülkiyetinde Olmalıdır.

Atatürk, yabancı bankaların Türkiye'de çalışmasına karşı değildir. Ancak, Türk mevduatının büyük bir kısmının da yabancıların elinde olmasını da uygun görmemektedir.
Bugün de Türk ekonomisine yön veren bankaların büyük bir çoğunluğu 1923-1938 yılları arasında kurulan bankalardır.

Bu dönemde ekonomik ilişkileri denetim altında tutmamızı sağlayan Merkez Bankası, yabancı uzmanların hazırladığı olumsuz raporlarına rağmen 1930 yılında kurulmuş ve 1931 yılında ise faaliyetine başlamıştı.
Mustafa Kemal Atatürk, enflasyonun en önemli nedeni olarak, Merkez Bankası'nın emisyon artırmasını (para basması) görüyordu.

Ekonomik güç, her zaman siyasal gücü beraberinde getirmiştir.
Ekonomik buhranlarsa siyasî basanları gölgelemiştir.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik yapılanmasında gerek fikir olarak, gerekse bu fikirlerin uygulamaya dökülmesi aşamalarında Mustafa Kemal Atatürk'ün bu konudaki ileri görüşlülüğü, geniş ufku ve gerçekçi tespiti açıkça görülüyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Mustafa Kemal Atatürk Ve Türkiyede ki Yabancı Sermaye Anlayışı

Tasarruf tedbirleri icin 40 altin kural



1-Miktari ne kadar olursa olsun bankadaki nakit paranizi likit fon ya
da kisa vadeli mevduatta degerlendirin.

2-Kredi kartiyla zorunlu kalmadikca alisveris yapmayin. Ozellikle de
uzun vadeli taksitli kampanyalara katilmak icin acele etmeyin.

3-Internet, telefon gibi sabit giderlerinizi minimuma indirecek
cozumler uretin. Yakinda abone kapma yarisina girecek telefon
sirketlerinin kampanyalarini yakindan takip edin.

4-Cok zorunlu olmadikca dayanikli tuketim malzemelerini yenilemeyin,
evinizle ilgili tadilat yapmayin.

5-Kredi kartinizin asgari miktarini bile odeyemiyorsaniz, hemen bir
bankaya gidip bireysel kredi alarak borcunuzu kapatin ve borcunuz
bitene kadar kartinizi kullanmayin.

6-Bankadan kredi alarak araba ya da ev almayin, bu ihtiyaclarini
piyasalardaki dalga bitene kadar erteleyin.

7-Her ay basinda bir butce yaparak gelecek ayin harcama planini
cikarin, bunu yaparken de eglence masraflarinizi kisin.

8-Yeni cep telefonu almak icin bir sure daha bekleyin.

9-Kis oncesi evinizin cam ve kapilarinin yalitim yaptirin.

10-Siradan bir televizyon calisirken ortalama 100 Watt elektrik
tuketir. Televizyonu kapatip da prizden cekmezseniz, tuketim 2 Watt
duser.

11-Cep telefonlari ya da MP3 ses cihazlarinin ve diger sarj adaptoru
kanali ile sarj edilen aletlerinin de kullanilmadiklarinda fisten
cekin.

12-Camasir makinelerini tam doluyken calistirin. Camasirlari yikarken
sicak su yerine ilik su kullanarak camasirlarinizi daha dusuk isida
yikayin.

13-Kucuk alisverisler icin buyuk marketlere gitmeyin.

14-Evin diger fertlerine de olasi krize karsi hazirlikli olunmasi
gerektigini anlatin ve harcamalarini kismalarini talep edin.

15-Eger varsa tasarruflarinizi yonlendirdiginiz yatirim araclarini
yeniden gozden gecerin. Banka ya da araci kurumlardan bu konuda uzman
portfoy yoneticilerinden destek alin.

16-Kullanmadiginiz kredi kartlari varsa hemen iptal edin. Kredi karti
sayinizi minimuma indirin.

17-Bankacilik islemlerinde internet ve ATM'leri kullanin. Bu sayede
havale ve EFT gibi islemlerde onemli miktarlarda tasarruf saglamis
olursunuz.

18-Alisverise ciktiginizda sadece ihtiyaciniz olanlari alin. Ozellikle
de evde bir liste yaparak markete gidin. Raflarda her gordugunuzu
sepete atmayin.

19-Marketlerde alisveris yaparken kredi kartinizi kullanmayin, cunku
cebinizden aninda nakit cikmadigi icin gereksiz bir cok urun
alabilirsiniz. Markette nakit parayla yapacaginiz alisveris
masraflarinizin azalmasinda etkili olacaktir.

20-Zorunlu dayanikli tuketim ihtiyaclarinizda ise kredi kartina
uygulanan uzun vadeli kampanyalari tercih edin.

21-Magazalardaki yeni sezon urunlerini almak yerine birkac ay sonra
baslayacak indirimli kampanyalari bekleyin.

22-Indirim yapiliyor diye bir urun almayin, bu donemde sadece zorunlu
ihtiyaclariniz icin alisveris yapin.

23-Araciniza benzin alirken, kredi karti kampanyalarindan yararlanin.
Ayni firmadan ust uste yapilan alisveris sayesinde onemli oranlarda
para puan kazanabilirsiniz.

24-Kredi kartlarindan elde ettiginiz para puanlari da alisveriste
kullanmayin. Bircok banka ucak bileti alimlarinda para puanlari iki ya
da dortle carpiyor.

25-Bireysel emeklilik sistemine uyeyseniz, tasarruflarinizin
degerlendirildigi enstrumanlari bir kez daha gozden gecirin. Eger siz
uyarmazsaniz, bircok sirket yatirim planinda degisiklik yapmaz. Bu
donemde fonlarinizin daha savunmaya dayalı yatirim araclarina
yonlendirilmesini saglayin.

26-Tum harcamalardan vazgecin ama aracinizin kaskosu ve saglik
sigortanizdan vazgecmeyin.

27-Cok zorunlu olmadikca disarida yemek yemeyin.

28-Hemen bir servis cagirarak kis gelmeden kombinizin bakimini
yaptirin. Cok soguk gunlerde kombinizi kapatmak yerine dusuk ayarda
surekli calistirin.

29-Sebze ve meyveleri musluktan akan suda degil, bir kabin icerisinde yikayin.

30-Varsa sigara ve alkol kullanim miktarini azaltin. Eger
birakamiyorsaniz fiyati daha ucuz sigaralari tercih edin. En azindan
kriz donemi atlatilana kadar kullanacaginiz daha ucuz sigaralar
butcenize onemli katki saglayacaktir.

31-Otopark masraflari da dikkate alindiginda kendi araciniz yerine
toplu ulasim araclarini tercih edin ve ozellikle de buyuk sehirlerde
'akbil' gibi belediyelerin daha ucuza sagladigi ulasim imkanlarini
kullanin.

32-Eger kirada oturuyorsaniz, konut fiyatlarindaki dususu de
degerlendirerek cevrenizde daha az kira odeyebileceginiz
alternatifleri arastirin. Ancak depozito ve tasinma masraflarini da
hesaplayin. Ozelikle kriz donemlerinde insanlarin nakde daha fazla
ihtiyaciniz olacagini unutmayin.

33-Kisa vadede tatile cikmayi planliyorsaniz iptal edin. Hem kafaniz
rahat olmayacagi icin tatilden bir zevk almazsiniz, hem de yapacaginiz
masraf kriz doneminde cok onemli ihtiyaclarini karsilamaya yardimci
olabilir.

35- Birikmis paranizla gecmisten gelen dusuk faizli borclandiginiz
taksitleri kapatmaya kalkmayin. Cunku kriz donemlerinde faizler daha
fazla yukseldigi icin mevcut paranizi daha yuksek bir fiyattan satma
firsati yakalayabilirsiniz.

36-Sadece evde degil yasadiginiz apartmanda tasarruflu ampullerden
tutun da asansor kullanimina kadar bircok alanda tasarruf yapilmasi
icin cevrenizdekileri uyarin. Bu sayede apartmani ortak giderleri
azalir.

37-Yemek pisirirken duduklu tencere kullanin, buyuk bir atesin uzerine
kucuk kap koymayin. Yemekleriniz agzi acik kaplarda pisirmeyin.

38-Market alisverislerinizde ozellikle hafta ici ve hafta sonunda
indirim yapilan gunleri tercih edin.

39-Kis gelmeden once aracinizi bakima sokun ve yakit masraflarini
azaltacak tedbirler alin.

40-Cok zorunlu olmadikca 'kara gun' icin biriktirilen altin benzeri
yastik alti tasarruflarinizi bozdurmayin. Bozdurmaniz gerekirse de
sadece ihtiyaciniz olan miktarini elden cikarin.

41-Tasarruflu ampul kullanmaya dikkat edin.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Tasarruf tedbirleri icin 40 altin kural, EFT, ATM, MP3,

Vergi kaçıranların canı yanacak!

Vergi kaçıranların canı yanacak!
Yeni Gelir Vergisi Kanun Taslağı ile vergi kayıp ve kaçağı ile mücadeleye dönük 4 yeni güvenlik müessesesi devreye sokuluyor.
Kurumlar için uygulanan güvenlik müesseseleri de, gelir vergisi sistemine dahil ediliyor.

Edinilen bilgiye göre, Vergi Konseyi, Gelir İdaresi Başkanlığı ve Gelir Politikaları Genel Müdürlüğü uzmanlarınca hazırlanarak, Maliye Bakanlığına sunulan yeni Gelir Vergisi Kanun Taslağı, vergi sistemini yeniden güvenlik sistemleriyle donatıyor.


Taslakta ortalama FAVÖK (faiz amortisman ve vergi öncesi kar) oranları, asgari gayri safi satış hasılatı, gelir ve gider bildirimi ile basit usulde asgari kazanç müesseselerine yer veriliyor.

Kurumlar vergisinde kullanılan ''İkili Kişilerle Yapılan İşlemler, Kontrol Edilen Yabancı Kurum Kazançları, İkili Kişilerden Elde Edilen Gelirler, Emsal Kira Bedeli'' de gelir vergisinin güvenlik müesseseleri arasına alınıyor.

ORTALAMA FAVÖK ORANLARI

Taslağa göre, vergi güvenlik müesseseleri şu şekilde işleyecek: Girişim kazançlarındaki vergi güvenliği için kullanılacak. Maliye Bakanlığı, her yıl Ekim ayının sonuna kadar, o yılın ilk 9 aylık dönemi içinde beyan edilmiş ticari kazançlara ve kurum kazançlarına ilişkin yıllık beyanname verilerinden hareket ederek, bölgeler ve iş kolları itibariyle ortalama faiz amortisman ve vergi öncesi kar (FAVÖK) oranlarını tespit ve ilan
edecek.

FAVÖK oranı, kendi bölge iş kolunun ortalamasına nazaran yüzde 30'dan daha fazla düşüklük gösteren mükellefler, dilerlerse o yıl içinde beyan ettikleri ticari kazançlarını, ortalama FAVÖK oranlarının ilan edildiği ayı izleyen birinci ayın sonuna kadar verecekleri bir düzeltme beyannamesi vasıtasıyla, bu oranı sağlayacak şekilde düzeltebilecek.

Verilecek düzeltme beyannamesi neticesinde ilave vergi matrahı oluşması halinde, bu matrah artırımı için vergi ziyaı cezası uygulanmayacak ve gecikme faizi hesaplanmayacak.

Düzeltme talebinde bulunmayan mükellefler için de doğrudan doğruya ortalama FAVÖK oranlarına göre ilave matrah veya vergi tespit edilemeyecek.

ASGARİ GAYRİ SAFİ SATIŞ HASILATI

Bu yöntem girişim kazançlarında vergi güvenliğinin aracı olacak.

Otel, motel, tatil köyü, pansiyon, bar, pavyon, diskotek, gazino, lokanta, kahvehane, kır bahçesi, plaj, hamam, kuaför salonu, erkek berberi, güzellik salonları, tamirhaneler ve emsali hizmet işletme sahiplerinin ve her nevi taşıma işiyle uğraşanların gösterdikleri gayrisafi hasılat, yoklama yapmaya yetkili olanlarca yıl içinde yapılan fiili tespitler esas alınarak hesaplanacak asgari gayrisafi hasılata göre yüzde 10'dan daha düşük olduğu taktirde, bu şekilde bulunan tutarların tamamı ilgili dönem gayrisafi hasılatı kabul edilecek. Vergi tarhiyatında da bu bedel esas alınacak.

Bu maddeye göre yapılacak tarhiyatlarda, yoklamaya yetkili olanlarca bir takvim yılının her 3 aylık dönemi için en az 3 kez hasılat tespiti yapılmış olması, bu tespitler arasında da tatil günleri dahil en az 20 gün bulunması zorunlu olacak.

GELİR VE GİDER BİLDİRİMİ

Gelir ve gider bildirimleri ile de harcama fazlası kontrol edilecek.

Bir takvim yılı içindeki harcamaların toplamı, aynı takvim yılına ilişkin olarak beyan edilen safi gelirler ile beyanname verilmesine ya da verilen beyannameye dahil edilmesine gerek bulunmayan gelirlerin net tutarları toplamını yüzde 10 ve daha fazla oranda aşan Türkiye'de yerleşik gerçek kişiler, Gelir İdaresi Başkanlığının veya vergi incelemesine yetkili olanların yazılı talebi üzerine, 1 ay içerisinde söz konusu harcamaların gerçekleştiği takvim yılına ilişkin gelir bildiriminde bulunacak.


Gelir bildirimine, ilgili dönem harcamalarının nev'i ve tutarlarını gösteren bir de gider bildirimi eklenecek.

Harcamalar, bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kişinin bir takvim yılı içindeki eğitim, sağlık, temizlik, gıda, giyim, barınma, eğlence, tatil amaçlı seyahatler gibi cari tüketimleri ile ev eşyası, elektrikli veya elektronik eşya ve sair dayanıklı tüketim malı alımları için sarf ettiği ya da kara, deniz ve hava taşıtları, değerli taş ve mücevher, antika, yüksek değerli sanat eserleri ve benzeri servet unsurlarının edinimi için kullandığı kaynakların ve başka kişilere ödünç verdiği ya da aktardığı paraların toplamından oluşacak.


Bu kapsamda yıllık gelir ve gider bildiriminde bulunan gerçek kişilerin ilgili yıla ait gelirleri toplamı ile gider bildirimde yer alan harcamalarının toplamı kıyaslanacak ve yüzde 10'u aşan oranda harcama fazlalığının saptanması durumunda, gider bildirimindeki harcamaların tamamının kaynağını kendisinden açıklaması istenecek.

BASİT USULE ASGARİ KAZANÇ



Her yıl Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığından 2, ilgili meslek odasından da 2 temsilcinin yeralacağı komisyonların belirleyeceği safi kazanç tutarı, 6 aylık asgari ücret toplamından az, yıllık asgari ücretin 4 katından da fazla olamayacak.

Tespit edilen asgari safi kazanç miktarının üzerinde kazancı olan mükelleflerin ödediği verginin, bu farka isabet eden kısmı, bu kişilerin vergi alacağı olarak kabul edilecek. 5 yıl süreyle sınırlı olmak üzere, ortaya çıkan kazanç, yine asgari kazancın üzerinde ise, söz konusu vergi alacağı aradaki farka isabet eden verginin ödenmesinde kullanılacak.

Çilgin
Hepsi Nafile
Kapı Sekiz hırsız Dokuz !

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Vergi kaçıranların canı yanacak, BASİT USULE ASGARİ KAZANÇ, Gelir bildirimine, cari tüketimleri, ev eşyası, elektrikli v

Liberal Ekonomili Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “Borç Bulma

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1945 yılından itibaren ABD’nin etki alanına girince, nasıl oluduysa(!) ‘gider-gelirden’ fazla olmaya başladı...

 

Gider gelirden fazla olunca da; doğal olarak liberal ekonomili Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “borç bulmanın” telâşına düştü. Bu telâş, artan şiddetle yıllardır sürüp duruyor... Bir hazin manzara ki; açık kapanmayacak kadar olsa bile, borç aldığımız zaman, zil takıp oynayacak duruma geliyoruz!

 

Borç batağında debelenişimiz yeni değil. 150 yıl önce,  24 Ağustos 1854’de ilk kez yabancılardan borç aldık. Aldığımız parayı üretime yönelik yatırımlara harcamayınca, yine borç aldık. Bu kez aldığımız borç ile öncekinin faizini ödemeye başladık. Yabancılar, baktılar ki paraları ödenmiyor; üzerimize geldiler; hatta borcumuzu ödeyene kadar Ege’deki bir adayı işgal ettiler. Daha sonra da, 1800’lerin sonunda (adı günümüzdeki IMF gibi çokça duyulan) “Düyunu Umumiye”yi kurduk. Gelirlerimizi yabancıların kontrolüne verdik. Cumhuriyetimiz kurulduğunda, Osmanlı topraklarından ayrılan devletlerle Türkiye, Osmanlı borçlarını paylaştı. Payımıza düşen “Düyunu Umumiye” borçları, Atatürk’ün sıkı takibi ile düzenli olarak ödendi. Bu borçların son taksiti 25 Mayıs 1954’de kapatıldı.

 

Şimdi bu borç maceramıza kuşbakışı bir göz atalım...

 

 

Devlet ‘balta’ yedi!

 

Mali dengesizlik, Osmanlı Devleti’nin “Yükselme Devri(!)”nden itibaren başladı... Maliyenin kontrolsüzlüğü, padişahların cülus bahşişleri, yenilgilerle sonuçlanan savaş giderleri, gerçekçi olmayan para politikaları bütçe açıklarını sürekli hale getirmişti. Daha da önemlisi; 19. yüzyılda askerî ve idarî teşkilatlarda yapılan yenilikler beraberinde daha çok harcamayı da doğurdu.

 

Osmanlı devletinin merkezi bir vergi sistemi yoktu; vergilendirme, bölgeci ve nesnel gelir temeline dayanıyordu. Gerçi, Tanzimat’ın ilanı ile beraber merkezi bir vergilendirme öngörülmüştü; ama, bu uzun yıllar gerçekleştirilemedi. Hem, vergi düzenini çağdaş biçime getirseniz bile, devletin koyacağı vergileri kim ödeyecekti? Sanayi yoktu; dolayısıyla sanayici de yoktu! Geriye, vergi alınacak kesim olarak, karnını doyurma uğraşı veren, toprakla didişen köylü ile ithalat ve ihracat yapan, çoğu yabancı, tüccarlar kalıyordu. Bu yabancılara da 1838 tarihli Ticaret Antlaşması’yla gümrük muafiyeti tanınmış; böylece devlet, harcamalarını karşılayacak gelirlerden yoksun duruma getirilmişti.

 

Bir başka deyişle İngilizlerle yapılan o Balta Limanı antlaşmasıyla devlet, okkalı bir balta yemişti!

 

 

Osmanlı borçlanıyor...

 

Savruk devlet yönetimi, mali açığı kapatmak için, önce iç borçlanmaya gitti, arkasından günümüze kadar süren dış borçlanma macerasına atıldı... İlk borçlanma İstanbul’da başladı. Devlet, Galata’daki Ermeni, Yahudi, Rum bankerlerden borç aldı. Bu sırada Kırım Savaşı geldi çattı. Devlet, 1854’de hem Kırım Savaşı giderlerini karşılamak, hem de Lübnan, Suriye, Girit ve Yemen’deki isyanları bastırmak istiyor; zırhlı satın almaya çalışıyor; ve bu arada, kağıt parayı da kaldırmayı düşünüyordu. Bunlar için kaynak gerekliydi. Tek çare olarak yabancı ülkelerden borç para alma yolu görünüyordu... Nitekim, Osmanlı Devleti,  İngiltere ve Fransa’dan 84.006.316 Osmanlı Lirası borç aldı...

 

Alış o alış!

 

Ondan sonra borç yiğidin kamçısıdır diye bir atasözü de uydurup, aldıkça, aldık; aldıkça battık; battıkça toprak verdik... Bütçe açıkları Osmanlı yıkılana kadar bir türlü kapanmadı.

 

 

Daha yakından bakalım...

 

Osmanlı’nın ilk ciddi dış borçlanması Padişah Abdülmecit zamanında oldu. Devlet,  ilk dış borcu, 24 Ağustos 1854 tarihinde Londra’daki Palmer ve Ort. ile Paris’te ticaret yapan Goldschmied ve Ortakları firmalarından aldı. Bu firmalardan alınan borç miktarı toplam 3.000.000 Sterlin idi. Bu borcun faizi yüzde altıydı... Pekiyi, bu borcun garantisi ne idi? Osmanlı devleti “bu borcun garantisi benim, ben Osmanlı hükmi şahsiyeti” diyemiyordu. Diyemiyordu; çünkü, elin oğlu Osmanlı’nın borcunu ödeyeceğine inanmıyordu. Elle tutulur, gözle görülür gelirlerin bu borca tahsis edilmesini özellikle istiyordu... Nitekim, Mısır’dan alınan verginin bir kısmı bu borca karşılık olarak gösterildi. Hatta bu borçlanmaya bundan dolayı, “Mısır Borçlanması” diye bir ad da takıldı!

 

Ve borçlanma devam etti: 1855, 1858, 1862, 1863, 1865, 1869, 1870...

 

Hemen hemen her yıl borç peşine düştük... Aldığımız borçları üretim sağlayacak, istihdam yaratacak yatırımlara harcadığımızı sanmayınız! Şu tarihi gerçek karşısında insan, küçük dilini yutası geliyor. O gerçek şu: İster inanın, ister inanmayın; aldığımız borçlarla çokça saray yaptırdık, artan parayla da eski borçları -çoğu zaman sadece faizini- ödemeye çalıştık!

 

Tekrar edelim:19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, dışarıdan sürekli borç alıyor, bolca saray yaptırıyorduk. Yatırım, üretim hak getire! Doğaldır ki, her gelen yıl bir öncesinden kötü... Bütçeler sürekli açık veriyordu.

 

Yıl 1860... Bütçe yine açık veriyor... Hem de 250.000.000 Franklık bir açık! Fuat Paşa, bütçe açığını kapatmak için İngiltere’ye başvurur.


 

İngiltere’den yanıt:

 

1-Yabancıların Osmanlı Devleti topraklarından mülk satın almasına ve kiralamasına izin verirsen, 2- Satın alınan bu gayrimenkulleri teminat göstererek tahvilat emisyonuna gidersen, 3- Osmanlı’daki tüm vakıfları kapatırsan, 4- Osmanlı Maliyesi’nin kontrolünü milletlerarası bir komisyona devredersen, sana borç para veririm, dedi!

 

Bu şartlar kabul edilmedi; bu kez Fransa’ya döndük... Fransa’da bir banker bulduk. Adı; Mirees...  Bu bankerle 400.000.000 Franklık bir borç anlaşması yaptık. Şu şanssızlığımıza bakınız ki, tam parayı alacağımız sırada banker tutuklanmaz mı? Dolayısıyla anlaşma da feshedilmiş oldu!

 

 

Donanmayla borç tahsili!

 

Osmanlı öyle bir çöküş dönemine girmişti ki; bir zamanlar Mohaç yolunda ilerleyen sipahilerin geçtikleri üzüm bağlarından yedikleri üzümün parasını asma çubuklarına bağlatan halkın devleti (Küçük bir iliştiri: Bu bilgi uydurma değildir; Montaigne, Denemeler’inde belirtiyor), yabancının hakkını ödemiyor; o yabancı, kendi ülkesinin donanmasının tehdidi ile alacağını ancak tahsil edebiliyordu... Örnek mi? Buyurun: II. Abdülhamit zamanında gelişen olay şöyle: Devlet, elinde alacağına dair mahkeme ilamı olsa da insanların hakkını ödemekte ayak sürüyordu. Devletle iş yapan müteahhitler, bu durumu bildikleri için, malın değeri bir ise, beşten devlete satıyorlardı. Bu halde de parasını çok uzun süre alamayanlar oluyordu. Sözgelimi Fransız uyruklu Lorenzo adındaki birisi, elinde mahkeme ilamı olduğu halde devletten alacağını tahsil edemedi. Çok uğraştığı halde başaramayınca, hakkının korunması için kendi devleti Fransa’ya başvurdu. Fransa, Osmanlı’ya durumu bildirdiyse de yine sonuç alamayınca, kuvvete başvurdu: Fransız filosu gelip Ege’deki Osmanlı adası olan Midilli’yi işgal etti! Ve vatandaşının parası ödenene kadar da oradan ayrılmadı!

 

 

Borçlar nasıl ödenecek?

 

Borç batağında debelenen Osmanlı için borç veren devletler telaşlanır olmuştu. Osmanlı Maliyesi’ni kontrol edecek bir milletlerarası teşkilatın kurulmasını istediler. Bu konuda devlete baskı yapmaya başladılar. Nihayet 1863’de İngiliz-Fransız sermayesiyle “Bank-ı Osmani”yi kurdular. Bu bankanın varlığı ‘devlet içinde devlet’ gibiydi. Ancak bankanın kurulması da yabancıların alacaklarını tahsil konusunda fayda sağlamadı... Osmanlı; bırakınız borçları; onların faizlerini bile ödeyemiyordu! Devlet, dünya karşısında zor durumdaydı. Bunun üzerine 6 Ekim 1875 tarihinde bir kararname çıkardı. Bu öyle bir kararname idi ki; tam anlamıyla devletin aczini ifade ediyordu. Bu kararname ve ardı sıra gelenlerle devlet, tüm borçlarının faizlerini kimseye sormadan 5 yıllık bir süre için yarıya indirdi! Yine 5 yıllık süre içinde borçlarının yarısını nakit olarak yarısını da tahvil olarak ödeyeceğini ilan etti. “Ramazan Kararnameleri” diye anılan bu kararlarla kendisini bağlayan Osmanlı Devleti, kendi kararlarını uygulayamadı; yani, borçlarını yine ödeyemedi! Sonuç ne oldu? Sonuç bir mali bunalım! Altının fiyatı 235 kuruştan tam 900 kuruşa çıktı! Bankalar büyük zararlara uğradı. (yani bize ‘yaşatılan’ son iki mali krizde Dolar ve Banka oyunu gibi...) Yabancılar telaşlandılar. Haklıydılar. Öyle ya;  Osmanlı, kendi vatandaşlarından aldığı paraları ödeyemiyordu. Bunun üzerine Osmanlı’ya çok çeşitli projeler sundular; Berlin Kongresi’nde ‘IMF’in Türkiye teftişi’ benzeri; milletlerarası bir mali kontrol komitesinin kurulmasını istediler. Sonunda 1879’da pul, ipek, tuz, içki, av resimlerinin gelirlerinin 10 yıl süreyle Galata Bankerleri’ne bırakılması kararlaştırıldı ve böylece “Rusumu Sitte” idaresi kuruldu... Bu kez, Avrupa devletleri daha da telaşlandı. Çünkü, sadece Galata Bankerlerini hedef alan bu ödeme biçiminden dışarıdakiler yararlanamıyordu. Avrupalılar tüm ‘kupon’ (alacak senedi) sahiplerinin yararlanmasını istiyordu. Bunun üzerine tüm borçluları hedef alan yeni bir kurul doğdu. Bu bildiğimiz “Düyunu Umumiye” idi.

 


 

Düyunu Umumiye!

 

Yıllarca pek çok örgüt denendi... Sonunda 1881’de Muharrem Kararnamesi ile “Düyunu Umumiye-i Osmaniye Varidatı Muhassasa İdaresi”, kısaca; Düyunu Umumiye İdaresi kuruldu! Bu idarenin yapacağı tahsilâta, av, tuz içki, pul resimleri yanına Kıbrıs, Doğu Rumeli, Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ yöresinin vergileri de eklendi... Bu idare, kurulmasıyla beraber devletin pek çok gelirinin kontrolünü eline aldı.

 

Devlet mali yönden kıpırdayamaz duruma düştü. Almanlar’dan medet umdu ve 1. Dünya Savaşı’na girdi.  Fakat ‘medet’ felaket olarak geldi.

 

Ve Osmanlı çok geçmeden yıkıldı!

 

1. Dünya Savaşı’nın sonlarında Filistin Cephesi’nden mağlup olarak dönen Cemal Paşa’ya Haydarpaşa Garı’nda gazeteciler “Osmanlı bu savaşa niçin girdi?” diye sorduklarında Cemal Paşa’nın yanıtı çok kısa oldu: “Maaşları ödemek için!..” (F.R.Atay, Zeytindağı).

 

Evet... Osmanlı, bir anlamda ‘maliyenin tetiklemesiyle yıkıldı...

 

Yıkıldı; ama Duyunu Umumiye İdaresi, kendi iradesiyle yıkılmadı! Bu ‘idare’, Osmanlı dağılınca, Osmanlı topraklarında kurulan devletlerden alacaklarını tahsil yoluna gitti. Atatürk Türkiye’si bu idareyi kaldırdı. Ancak, Osmanlı’dan hissesine düşen borçları, onurlu devlet olmanın gereği olarak; o yokluk yıllarında olağanüstü bir azimle ödedi. Son taksit ise, 25 Mayıs 1954 yılında kapatıldı... Atatürk zamanında, Düyunu Umumiye borçların ödemede, şimdi ‘zarar ediyor’ diye (sanki durduk yerde zarar ediyordu...) haraç mezat satılan KİT’ler, başrol oynadı.

 

“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” öyle mi?

 

Öyle geçmiş zamanlar var ki; değil ‘hayalinin cihana değmesi’; insan, o günleri hayaline bile getirmek istemiyor!

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Liberal Ekonomili Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “Borç Bulmanın” Telâşında, Düyunu Umumiye” idi, IMF,

IMF'nin Kuruluşu Ve Amaçları

IMF'NİN KURULUŞU

Milletlerarası para fonunun temeli 1944'te ABD'nin New Hampsive eyaletinde Bretton Woods kentinde toplanan, Birleşmiş milletler para ve maliye konferansının neticesinde atılmıştır. Bu konferansta uluslararası para fonu ve dünya bankasının kurulması kararlaştırıldı. 8 Mart 1948'de fiilen Washington'da faaliyete geçti. Başlangıçta üye sayısı 44 olan IMF 1970'li yıllarda 116 ülkeye çıktı. Bu sayıya Türkiye'de dahildir. Bugün ise 130'un üzerinde üyeye sahiptir. Fon'un yapısal grafiği şöyledir: Fon'un bir genel kurulu vardır. Yılda birkaç kez toplanır. Her üye devlet bu kurula bir guvernar ve onun yerini alacak bir yardımcıyla katılır. Guvernarler konseyi kurumun en yüksek organıdır. Kurumun başında bir genel müdür vardır. Ayrıca Genel Kurulun seçtiği bir yönetim kurulu bulunur. Yönetim kurulu 5 üyeden oluşur. Bu 5 üye fon?a katılmış payı en yüksek olan ülkelerdir.

KURULUŞ AMACI

Fon'un amaçları arasında esası teşkil eden, II. Dünya savaşı sonrasında harabe ve mezarlığa dönen Avrupa ülkelerini desteklemek ve mali imkanlar sağlayarak, dünya ekonomisinde ortaya çıkmış ve çıkabilecek olan kısa vadeli ödemeler bilançosu problemlerinin çözümüne yardım etmektedir. Ayrıca dünya ticaretini geliştirmek, uluslararası dayanışmayı sağlamaktadır. (Bu amaç görünen resmi amaçtır)
Resmi olmayan amaçlar ise birinci derecede yetkili ağızlardan belgelerle aktaracak olursak:
Dünya bankasının 77'li yıllarda başkanı olan Mc Namara şöyle diyor: -Kredi verdiği ülkelerin ekonomik politikalarına müdahale etmek, milli sanayiinin kurulmamasına azami gayret göstererek ve banka yatırımlarına yön vermektir. (Yeniden Milli Mücadele Dergisi 13. Eylül 1977) Belge No: 1 Bir Alman Maliye Bakanlığı yetkilisi IMF'nin güçlü devletlerin güçsüz devletler üzerinde bir baskı aracı? olduğunu söyleyerek ekliyor: -Ne bizim, ne de Amerika?nın İtalya üzerinde baskı yapma gücü vardır. Ama IMF bunun çok fazlasını yapabilir. Uluslararası örgüt olarak milli hisleri rencide edip bize karşı doğabilecek rahatsızlıklara da sebep olmazdı. (Yankı Dergisi 26 Ağustos 4 Eylül 1977 Sayı 337 s.31) Belge No:2


IMF'de ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya'nın sözü geçer. IMF söz konusu ülkeler tarafından geri kalmış, ülkelere bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır. Gelişmek için krediye ihtiyacı olan ülkeler bu sözü geçen emperyalist ülkelerin isteklerine boyun eğmek zorundadır. (Ak İktisat Ansiklopedisi C. S.665-666 Belge No: 3)

Dünya bankasının başkanlarında Mc Namara 1969 Banker dergisine şöyle bir demeç veriyor: -Kredi alabilmek için, hangi sektör ve projelere öncelik tanınacağına yabancı uzmanlarımız karar verir ve (Dünya bankası ve IMF'nin) tavsiye kararlarıyla kabul ettirilir ve bunlara istekli olarak görünenler de kredimizi alır (Belge no: 4) Eski bir Afrikalı dışişleri bakanı olan Simon G. Hasan IMF ve dünya bankasından kredi almak için öne sürülen şartları şöyle özetliyor.
1- Demokratik hükümeti bertaraf edeceksiniz
2- Büyüme hızını düşüreceksiniz
3- İşçi sendikalarına öldürücü darbeler vuracaksınız
4- Yoksullarla zenginler arasında uçurumları derinleştireceksiniz
5- Halk kitleleri arasında yaşam düzeyini hızla düşüreceksiniz demek istiyorlar. Hulasası Washington?un bize dikte ettirmeye çalıştığı maddeler. Ayrıca kamçı zoruyla kabul ettirilen yardımların amaçlarıdır. (Banker Dergisinde 1969 yılında bir söyleşi Yeniden Milli Mücadele Dergisi Kasım 1977 s.11) Belge no: 5

Devalüasyon bir zaferi temsil etmez. Bu bir yenilginin temsilidir. Harold Take Peak (Loyds Bank Yön.Kur.Bşk.) Bu belgeler size gayri resmi amaçlarının neler olduğunu açıklar kanaatindeyiz. Ayrıca, IMF emperyalist ülkelerin sömürgelerine askeri-idari hakimiyetle dikte ettirilen, ilkel sömürgecilik ilişkisi yerine şartları zorlayacak yumuşak yoldan empoze-yönlendirme aracı olarak kullanılmaktadır. Her ne kadar yardım teşkilatı olarak görünürse görünsünler asıl amaçları gelişen ülkelerin gelişmelerini kontrol altında tutmak, tek taraflı ekonomik çıkışı hızlandırmaktır


IMF'DEN KREDİ ALMANIN ŞARTLARI NELERDİR??

IMF gibi kredi kaynakları ve para fonları bir ülkeye kredi verirken güvence isterler. Bu güvenceler hazine garantileri, siyasi tavizler, kendi yararlarına olacak ekonomik gelişmeler içeren istikrar programlarıdır. Dış ödemeler dengesi bozulmuş, dış borçları çoğalmış ülkelere kredi vermezler. Değerli büyüğümüz Bahaeddin Karakoç ağabeyimizin dediği gibi verirsen alırlar, vermezsen almazlar! Yukarıda verdiğiniz beş belgede kredi almanın şartları yetkili ağızlardan açıklanmıştı. Kısaca tekrar edecek olursak: Kredi kuruluşlarının uzmanları tarafından hazırlanan proje ve programlar uygulamak, tavsiye kararlarını kabul etmek, büyüme hızını düşürmek, sendikaları darbelemek, vergiler, zamlar ve hayat pahalılığı.


IMF Bir ABD SİSTEMİDİR?

Bretton-Woods kentinde yapılan anlaşma II. Dünya Savaşını kazanan batılı devletler arasında en güçlülerle ABD?nin ideolojilerini ve ulusal çıkarları yansıtmaktadır. Gerçekten bu anlaşmayla batılı güçlü ekonomilerinin çıkarları doğrultusunda başarılı olmuş, beklenen hedefler gerçekleşmiştir. Buna karşı geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler uygulanan düzen onlara yarar sağlamamış, hep kösteklemiştir. Ayrıca sık sık uygulanan ve tekrarlanan para bunalımları ve kararsızlıklar, şiddet enflasyonları artırmış ve yerleştirmiştir.
Az gelişmiş ülkelerin ihraç ve sanayi ürünlerinde nispi fiyatlar gelişmiş ülkelerin lehine sonuçlanmıştır. Ayrıca artan ihracat ve fiyat farkıyla geri kalmış ülkeler döviz bazında erimiştir. Devamlı artan dış borçlarla, faizin faizini öder hale gelen geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler IMF'nın korumacı politikalarına ve ABD'ye teslim olmuştur. ihraç imkanların kısıtlanması yani kotalar, ithalatın artışı girişte savunduğumuz görüşleri kanıtlamaktadır. Bakın bu görünüşü destekler bir açıklama yapan, zamanın IMF Başkanı Mc. Namara, bir Afrika ülkesine yardımın genişletilmesi isteği karşısında şöyle diyordu:
-Sağlam ve elverişli bir kalkınma programı yapmak için zorunlu olan güç kararları almak için kararlı olmak gerekir. Bunlar vergi tedbirleri, mal ve hizmetlere yapılacak zamlar, işçi ve memura sıfır ?0? zam (kalkınma yönüyle ilgili) kararlardır. Ayrıca siyasi bakımdan, projelerin seçimi. Hangi sektör ve projelere öncelik tanıyacağınıza da bizim uzmanlarımız karar verir ve size tavsiye eder. Siz de bu tavsiyelere uyarsanız, bu isteklerimize uymaya istekli olursanız, işte o zaman krediler verebiliriz, diyor. Yani bir Afrika ülkesi bu şartları kabul ederse kredileri genişletilecek. O ülkenin dışişleri bakanının bu tavsiyeler için değerlendirmesi ise gerçekten çok ilginçtir.
-Washington bize dikte ettirmeye çalıştığı maddeleri kamçı zoruyla kabul ettiriyor. (Simon G. Hasan)


TUZAK NASIL ÇALIŞIYOR?
IMF, 1946'dan bu yana tuzağına düşürdüğü 48 ülkeden 32'sinin ekonomisini çökertti, kendisine bağımlı hale getirdi. Borç batağına sürüklenen ve fakirleşen ülkelerde, IMF'ye güvenmenin faturası çok ağır oldu. Milyonlarca aç insan sokaklara döküldü, ayaklanmalar, darbeler birbirini izledi. Uluslararası araştırmalarıyla ünlü Bryan Johnson ve Brett Schaefer verilerine göre, IMF'den borç alan 48 ülkede, kişi başına düşen zenginlik açısından hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Bu ülkelerden 32'sinin ekonomisi ise çok daha gerilere gitti, ülkeler ve insanlar fakirleşti. IMF tuzağının faturası sadece ekonomik kriz olarak değil, bazı ülkelerde halk ayaklanması, kanlı olaylar, yağmalamalar, darbeler olarak çıktı. IMF'ye şu anda 182 ülke üye. Bu ülkeler IMF'nin yönetiminde de söz sahibi. Daha doğrusu öyle sanılıyor. Zira bu söz sahipliği, herkesin koyabildiği paraya bağlı. Örneğin ABD'nin oy hakkı 17.35. ABD'yi Japonya 6.22, Almanya 6.08, Fransa 5.02, İngiltere 5.02 ve Suudi Arabistan 3.27 oy oranı ile izliyor. Türkiye'nin IMF yönetimindeki etkinliği ise sadece 0.46. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin IMF yönetimindeki söz hakkı şekilsel bir aldatmacadan öteye gitmiyor. IMF, gelişmekte olan bir ülkeye girerken, güya 'ihracatı ve geliri artıracak, refah sağlayacak' paketler uygulatıyor. Ancak nedense ithalat ihracattan daha çok artıyor. Köyden kente göç ve işsizlik patlıyor. Eldeki küçük ve orta büyüklükteki işletmeler ağır koşullara dayanamayıp kapılarına kilit vuruyor. Buna karşılık bazı rant gruplarının karı artıyor. Tabii bu rant grupları ve onlarla bağlantılı politikacılar, kalenin içten ele geçirilmesinde aktif rol alıyor. Sağlam temeller üzerine kurulu, uluslararası piyasalarda rekabet gücüne kavuşmuş büyük grup ve bankalar ise IMF eliyle kurdurulmuş ve olağanüstü yetkilerle donatılmış kurullar tarafından ele geçiriliyor. Bu grupların varlıkları uluslararası sermayeye yok pahasına pazarlanıyor.


İŞTE IMF'NİN TUZAĞINA DÜŞEN ÜLKELERDEN BAZILARI: ASYA KAPLANI, EVSİZLER VE İŞSİZLER ÜLKESİ OLDU
'Asya Kaplanı' olarak nitelenen 80'lerde büyük ilerlemeler kaydeden Tayland, 90'lı yılların ortasında tökezledi ve parası yabancı güçlerin saldırıszına uğradı. Tayland IMF'nin ekonomi politikalarını uygulamak zorunda kaldı. Yani, çok ağır bir kemerleri sıkma politikası başlattı. Bunun üzerine siyasi kriz patladı, ekonomi tamamen çöktü.

50 YILLIK BİRİKİM BİR ANDA YOK OLUYORDU
50 yıl boyunca işçi ve emekçilerin kan ve teri üzerinden dev bir sanayi kuran Güney Kore sermayesi, 1997?de patlak veren Asya ekonomik krizi ile, o güne dek kaydettiği bütün sınai-teknolojik ilerlemeleri kaybetti. Japonya?nın ardından, bir de iyice gelişen Güney Kore sanayisi ile rekabet etmek istemeyen ABD, fırsatı iyi değerlendirdi. Krizi bitirmek bahanesiyle ülkeye akıtılan 30 milyar dolarlık dev IMF kredisinin karşılığı, ülke tarihinde görülen en ağır ?yapısal uyum paketi oldu. Kemerler sıkıldı ama ülkenin en büyük sanayi kuruluşları ve bankaları yabancıların eline geçti. Yabancı sermaye, bu banka ve sanayi kuruluşlarının gelirlerini dışarıya taşımaya başladı. IMF, Güney Kore'nin içine düştüğü bu durumu Global piyasalara entegre olmak diye yutturdu. Benzer yapısal uyum programları Asya krizinin etkilediği tüm bağımlı ülkelerde uygulandı.


ENDONEZYA AZ KALSIN PARÇALANIYORDU
1980lerin sonunda Tayvan ve Güney Kore'de gelişen işçi hareketi, uluslararası tekelleri kısmen de olsa başka arayışlara' yöneltti. ABD'li spor malzemesi şirketi Nike de, maraton ayakkabılarını giyerek Endonezya'ya koştu. ABD tarafından desteklenen Suharto diktatörlüğü, ülkeyi tam bir işçi cehennemine çevirmişti. DB ve IMF de, yabancı tekellere ucuz işgücü sağlama garantisi karşılığında, devlete bol bol kredi sağlıyorlardı. Bu elverişli koşullar altında faaliyete geçen Nike patronlarının, işçilerin hak alma mücadelesini bastırmak için diktatörlükle el ele vererek çok sayıda işçi önderini öldürtüp cezaevine attırdığı belirtiliyor. 1997 krizi vurduğunda ise durum daha da kötüleşti ve Nike'ı ülkede tutmak için, işçi ücretleri günde 2.46 dolardan 1 dolara düşürüldü. IMF'nin yapısal uyum programının devreye girmesiyle, Güney Kore benzeri gelişmeler yaşandı. Bir hafta içinde 15 bankaya el konuldu ve kapatıldı. Sonuçta, Endonezya ekonomisi çöktü, ülke parçalanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.Ancak program, halk direnişiyle karşılandı ve çıkan ayaklanma sonucu, diktatör Suharto devrildi.

ARJANTİN?İN YAŞADIĞI ACI IMF GERÇEĞİYDİ
20 Aralık 2001 tarihinde bir helikopterle başkent Buenos Aires'ten kaçmak zorunda kalan Cumhurbaşkanı Fernando de la Rua'nın, kuşbakışı izlediği manzara korkunçtu. Caddeler ve sokaklar yüzbinlerce işsiz, aç ve biçare insanın katıldığı protesto gösterilerine sahne oluyordu. Halk polisle çatışıyor, gözyaşartıcı bombalar kullanılıyor, havada kurşunlar uçuşuyor, ve cesetler koşanların ayaklarına takılıyordu. Bunlar bir filmden alınan klipler değil, Arjantin'in yaşadığı acı IMF gerçeğiydi... Ülke bitmişti ve tam 132 milyar dolar borcu vardı... Arjantin hükümetinin tedavüle soktuğu yeni parayı destekleyecek kudreti yoktu; kasalar bomboştu, döviz rezervi namına bir şey yoktu. Bunun üzerine Arjantin hükümeti tarihte ender görülen bir yola başvurarak, Başkanlık Sarayı ve Meclis binası da dahil olmak üzere hükümete ait bütün varlıkları ipotek etti. IMF'nin Arjantin politikaları iflas ederken, geride siyasal, ekonomik ve psikolojik anlamda çökmüş bir toplum bıraktı.


ABD'DE KRİZLERDEN NASİBİNİ ALDI
Yapısal uyum programları, gelişmiş ülkelerde de çalışanların aleyhine oldu. Kemer sıkma uygulamaları nedeniyle, 1998-99 yıllarında sadece çelik sektöründe 10 bin işçi sokağa atıldı. Bunun en büyük nedenlerinden biri, azgelişmiş ülkelerden gelen ucuz çelikti. 2001 Ocak ayında ise 33 milyon nüfusuyla ülkenin en kalabalık eyaleti olan Kaliforniya eyaletinde elektrik üretim ve dağıtım şebekelerinde serbest rekabet ortamı yaratılmasına yönelik özelleştirmenin acı yüzü büyük bir fiyaskoyla ortaya çıktı. Kaliforniya eyaletinde enerji tekelleri arasında aylardır süren serbest rekabet kavgası, tüm çabalara karşın sona erdirilemeyince enerji krizi patlak verdi. Eyalette halk, II. Dünya Savaşından bu yana ilk kez mumlara saldırdı. Hayat durma noktasına geldi ve birçok bölgeye saatlerce elektrik verilemedi. Bankaların para çekme makineleri çalışmadı, fabrikalar üretime ara verdi. Trafik ışıklarının çalışmaması yüzünden onlarca trafik kazası oldu. Eyalette olağanüstü hal ilan edilirken, sistemin tümden çökmesi Kanada?dan elektrik alınarak önlenebildi.

BAŞEKONOMİST JOSEPH STİGLİTZ?İN İTİRAFI:
IMF'NİN SORUNLARA YAKLAŞIMINI GÖRÜNCE DEHŞETE KAPILDIM?
'IMF'nin küstah olduğunu söyleyecekler. IMF'nin yardım etmesi gereken gelişmekte olan ülkelerin söylediklerine gerçekten kulak vermediklerini söyleyecekler. IMF'nin gizliliğine ve demokratik sorumluluk taşımadığına işaret edecekler. IMF'nin ekonomik reçeteleri işleri iyiye değil, daha kötüye götürdüğünü, ekonomik yavaşlamayı resesyona, resesyonu depresyona dönüştürdüğünü söyleyecekler. Haklılar. Ben, Dünya Bankası'nın başekonomistiydim. Ve IMF'nin sorunlara nasıl yaklaştığını gördüm. Dehşet içinde kaldım.' Joseph Stiglitz, 1997-2000 Dünya Bankası Başkan Yardımcısı (The Insider)


KALICI KADER DEĞİŞMİYOR
Tarihsel bakış açısı bazı gerçekleri çok net ortaya koyuyor; Türkiye, 1946 yılından bugüne IMF-Borçlanma-Sıcak para üçgeninde dönüyor, geçici iyileşmeler görülüyor ama kalıcı kader asla değişmiyor? Bu noktada çok söz söylemeden, sizi gerçeklerle baş başa bırakalım ve özellikle Ankara Ticaret Odası gibi duyarlı kuruluşlarımız tarafından hazırlanan raporlara şöyle bir göz atalım; Türkiye ekonomisi nereden nereye gelmiş. - 82 yıllık cumhuriyet tarihinin 59 yılında Türkiye bütçesinin açık verdiğini, sadece 23 yılı denk ya da bütçe fazlası ile tamamladığını ortaya koydu. - Rapora göre 1923-2004 yılları arasındaki dönemde bütçe açıklarının toplamı 233 milyar doları, yani 2003 yılının milli gelirine eşit bir rakamı buldu. - Türkiye sadece son 10 yılda 171.3 milyar dolar bütçe açığı verdi, - Türkiye 82 yılın, 66'sında toplam 303 milyar dolarlık dış ticaret açığı verdi. Dış ticaret fazlası verilen yıllar ise 16 yıl ile sınırlı kalırken, toplam Dış ticaret fazlası tutarı 418 milyon dolar olarak gerçekleşti...


YAKINDA BU BORÇLAR BİZİ ÇOK GERECEK
Peki bugünlere yani sıcak tuzağa düşme süreci nasıl gerçekleşti? -Türkiye, Atatürk'ün ölümüne kadar geçen 15 yıllık dönemde Türkiye'nin 35 yıldır göremediği dış ticaret fazlasını üst üste 9 yıl yakalamayı başardı. Dışardan toplu iğneye varıncaya kadar ithalat yapılsa da, Türkiye bu dönemde aldığından fazlasını sattı. 1923-1938 yılları arasında Türkiye'nin milli geliri, oran olarak yüzde 104.8, artarken tarım sektörü yüzde 101.3, sanayi sektörü yüzde 148.8 oranında büyüdü. Türk lirası dolar karşısında yüzde 24.6 oranında değer kazandı... - Türkiye Cumhuriyeti 50'li yıllara yaklaşırken devalüasyonla tanıştı. 1946 yılında devlet bütçesi fazla vermesine rağmen devalüasyona gidildi. Bir yıl sonra da 47 milyon dolar katılım payı ödenerek IMF'ye üye olundu. Aynı yıl Türkiye'nin milli geliri 7.5 milyar doları gösteriyordu... - Bu ilk devalüasyondan sonra Türkiye'nin dış ticaret dengesi bozuldu. Bütçe ve dış ticaret sürekli açık vermeye başladı. Hastalığın tohumları da ilk o yıl atıldı. Türkiye bu dönemde ABD?den Marshall yardımı çerçevesinde 1945 yılında 25 milyon dolar, 1948 yılında 38 milyon dolar olmak üzere toplam 63 milyon dolar kredi aldı... - 1958 Devalüasyonundan sonra fiyatlar düşerken ihracat yerinde saydı, ithalat arttı. Dış ticaret açığı büyüdü. 1958 yılında 67.8 milyon dolar olan dış ticaret açığı 1959'da 116.1 milyon dolara, 1960 yılında ise 147.4 milyon dolara yükseldi... - 1978'de 2.3 milyar dolar olan ihracat 1983'te 5.7 milyar dolara çıktı. Anılan yıl dış ticaret açığı 3.6 milyar dolar, bütçe açığı ise 2.5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bütçe açığının ulaştığı rakam, bir önceki yıla göre yüzde 150 artışı işaret ediyordu. Dış ticaret açığı 1990 yılında 9.3 milyar dolara ulaştı... İstikrar politikaları uygulanırken ortalama 17.4 milyar dolar olan dış borç stoku, 1989 yılında 41.7, 1990 yılında ise 49 milyar dolara çıktı. Daha da kötüsü borçların vade yapısı bozuldu. Kısa vadeli borçlar, toplam borçların yüzde 19'unu buldu. Ticari bankaların döviz açığı büyüdü...

IMF?DEN MUCİZELER BEKLEMEYİ SÜRDÜRMEYİN
Sonuç: Türkiye sadece son 10 yılda 171.3 milyar dolar bütçe açığı verdi, 162.9 milyar dolar dış borç aldı.1964 yılında 964 milyon dolar olan dış borcumuz 2004 yılı sonunda 158 kat artarak 153 milyar doları buldu... Hükümetler, bütçe ve dış ticaret açıklarını kapatmak için ya para basıp enflasyonu körükledi, ya da iç ve dış borçlanmaya giderek Türkiye'yi borç sarmalına soktu... 1991-2003 yılları arasında 207.4 milyar dolar dış borç taksiti ödenmesine rağmen, 1991 yılında 50.5 milyar dolar olan dış borcumuz 2004 yılı sonunda 153 milyar dolara çıktı... Son söz: IMF ve Dünya Bankası?ndan mucizeler bekleyenler ve getirdiği ekonomik-sosyal sonuçlarını görenler, bugün kazandıkları para ya da koltukları için ses çıkarmayanlar yukarıdai tespitlere daha dikkatli baksınlar. Hem de öyle dikkatle baksınlar ki; güzel vatan birkaç çapulcunun eline geçmesin, tarihteki haysiyetli ve şerefli duruşuna tekrar geri dönsün. Zira gerisi laf-ı güzaf!..



8 Haziran 2007, Cuma
IMF'den kredi kullanan ülke sayısı 2007'de altıya kadar düştü. Türkiye'nin tek başına kullandığı kredi tutarı, kalan beş ülkeye verilen kredi toplamının 5,5 katı. IMF'nin verdiği kredilerin yüzde 85'ini Türkiye kullanıyor yani IMF'yi Türkiye ayakta tutuyor.
HABER MERKEZİ
1945 yılında kurulan Uluslararası Para Fonu'na (IMF) 1947 yılında üye olan Türkiye, 1961 yılında imzaladığı ilk stand-by anlaşmasından bu yana yakasını IMF'den kurtaramıyor. Türkiye IMF'nin 184 üyesi arasında halen bir düzenleme ilişkisi içinde bulunan ülke sayısı 43 iken, IMF'den kredi kullanan ülkelerin sayısı 2007'de 6'ya düştü. Bu ülkeler sırasıyla Türkiye, Irak, Dominik, Peru, Uruguay ve Makedonya. Altı ülkeye kullandırılan toplam kredi ise 11 milyar 874 milyon dolar. Parasal desteğin 10 milyar 59 milyon dolarını sadece Türkiye kullanıyor. Diğer 5 ülkenin kullandığı krediler, Türkiye'nin yanında cep harçlığı bile sayılmayacak kadar düşük.
Türkiye'den sonra en borçlu ikinci ülke olan Irak'ın kullandığı kredi miktarı bunu çok açık gösteriyor. Irak'ın IMF'ye borcu 717,2 milyon dolar. Yani Türkiye, IMF'ye Irak'tan 15 kat daha fazla borçlu durumda. Diğer 4 ülkenin borçları ise sırasıyla şöyle; Dominik 661,3 milyon, Peru 258 milyon, Paraguay 98 milyon ve Makedonya 78,5 milyon dolar.


IMF'yi Türkiye ayakta tutuyor IMF'nin 6 ülkeye sağladığı 11 milyar 874 milyon dolarlık parasal desteğin 10 milyar 59 milyon doları sadece Türkiye'ye ait. Yani IMF'yi Türkiye ayakta tutuyor. Son verilere göre IMF'nin ülkelere kullandırdığı toplam kredinin yüzde 85'ini tek başına Türkiye kullanıyor. Yani IMF'nin Türkiye'den başka para satacağı ülke kalmadı. Ekonomisi Türkiye'den daha kötü olan ülkeler, dünyadaki para bolluğunu çok iyi değerlendirerek IMF'ye borçlarını sıfırlarken, Türkiye bu süreçte diğer ülkelerin aksine daha bağımlı hale geldi. Türkiye olmasa belki IMF'nin varlık nedeni sorgulanmaya başlanacak ve kapısına kilit vurulacak.
Latin Amerika ülkeleri IMF ile bağlarını kopardı

Brezilya, 13 Aralık 2005'te, IMF'ye kalan borçlarının tamamını son ödeme tarihi olan 2007'yi beklemeden ödeyeceğini açıkladı. 22, 23 ve 27 Aralık'ta 15 milyar 460 milyon dolar ödeme yaparak IMF'ye olan borçlarını kapattı. Brezilya, 6 Eylül 2002 ve 12 Aralık 2003 stand-by'larıyla kullanımına sunulan 39 milyar 230 milyon dolardan o tarihe kadar 24 milyar 650 milyon dolarlık kısmını çekmişti.

Brezilya'dan iki gün sonra 15 Aralık 2005'te yaptığı açıklamayla, IMF'ye kalan borçlarının tamamını ödeyeceğini taahhüt eden Arjantin ise bu taahhüdünü 3 ve 4 Ocak 2006 tarihlerinde yaptığı 9.9 milyar dolarlık ödeme ile yerine getirdi. Arjantin, 10 Mart 2000, 24 Ocak 2003 ve 20 Eylül 2003 stand-by'larıyla sağlanan 40.5 milyar dolardan 23.2 milyar dolarlık kısmını kullanmıştı.


Venezuela "ABD uşakları" ile yolunu ayırdı Venezuela ABD'nin uşağı olmakla suçladığı Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası üyeliğinden ayrılacağını 1 Mayıs İşçi Bayramı'nda açıklamıştı. Törenlerde konuşan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, "Bundan böyle, ne IMF'ye, ne Dünya Bankası'na ne de başka hiç kimseye ihtiyacımız var. Artık Washington'a gitmek zorunda değiliz" demişti. Ayrılma kararını yakın bir zamanda resmi olarak IMF ve Dünya Bankası'na bildireceklerini anlatan Chavez, bu iki kuruluşu Güney Amerika'nın içinde bulunduğu yoksulluktan da sorumlu tutuyor. Chavez öte yandan söz konusu kuruluşların kriz içinde bulunduğunu söylüyor. Chavez, Latin Amerika ülkelerinin aralarında alternatif bir kredi kurumu oluşturmalarını önerdi.

Correa da rest çekti Ekvador da bağımlılık zincirini kopartıp atan ülkelerden. Ekvador başkanı Rafael Correa, önce IMF'ye borçlarını vadesinden önce ödedi. Sonra da, "bu uluslararası bürokrasinin ülkeyi haraca bağlamasına izin vermeyeceğiz" diyerek DB'nin ülkedeki temsilcisi Eduardo Somensatto'yu "istenmeyen kişi" ilan etti.

Diğerleri Son dört yılda IMF'den kurtulan ülkeler ise şunlar: Arjantin, Brezilya, Bolivya, Bulgaristan, Guatemala, Hırvatistan, Kolombiya, Letonya, Litvanya, Romanya, Uruguay, Ürdün ve Ukrayna. Ve tabii ki Angola. Birkaç ay önce yoksul Afrika ülkesi Angola da tüm borçlarını kapatıp, IMF heyetine "ekonomiyi kendi aklımızla yöneteceğiz; sizden öğreneceğimiz birşey yok; güle güle" dedi.


IMF ve Erdoğan

Başbakan Erdoğan: ?IMF?ye borcumuz biz geldiğimizde 23,5 milyar dolardı şu anda 7,2 milyar dolara indi. Borcu alan onlardı, biz borç ödedik?
Türkiye?nin borcunu azalttığı dönemde dünyada IMF?ye bağımlı olan ülkeler yani diğer müşterileri ne yapmış, ona bakalım.
Yıl 2002: En borçlu ülke Arjantin. Toplam borcu 25,2 milyar dolar. 2006 Ocak ayında bir kalemde borçlarının tamamını süresi dolmadan ödedi.

Brezilya, 2002 yılında borcu 18,3 milyar dolardı. 2005 Aralık ayında borçlarının tamamını kapattı.

Bulgaristan, Guatemala, Hırvatistan, Letonya, Litvanya, Romanya ve Uruguay; 2002?de IMF?ye borcu olan ancak şu anda borçsuz olan ülkeler.
2004 yılında IMF?den kurtulan ülkeler ise; Bolivya, Kolombiya, Ürdün ve Ukrayna.
Angola, Venezuela, Ekvador da IMF?nin müşterisi değil artık.

Bu dönemde IMF?den kurtulamayan ülkeler ise; Türkiye (IMF?ye 7,2 milyar dolar ile dünyanın en borçlu ülkesi) Dominik 661 milyon dolar, Irak 717 milyon dolar, Makedonya 78 milyon dolar, Paraguay 98 milyon dolar ve Peru 259 milyon dolar. Türkiye dışındaki 5 ülkenin verileri ise Nisan 2007 tarihine ait. Aradan geçen bu süre içinde muhtemelen bu ülkeler de borçlarını kapatmışlardır.
Ortaya çıkan tablo; dünyada adını sanını dahi bile duymadığımız ülkeler 2002-2007 yılları arasında borçlarını azaltmak bir tarafa IMF müşterisi olmaktan kurtulmuş biz ise hala IMF olmadan ayakta duracak cesareti gösteremiyoruz.
Erdoğan'da bunu itiraf ediyor: ?IMF?nin akredite ettiği ülkelere dünyada daha güvenle bakılır? Bu, ekonominin IMF'nin gözetim ve denetimiyle ayakta tutulduğunun da bir itirafıdır. Yoksa Türkiye'nin işgal altındaki Irak ile haritada yerini daha bilmediğimiz Dominik Cumhuriyeti ile aynı kategoride yer alması akredite gerekçesinin dışında nasıl savunulabilir.

Gazeteci Yazar:Sadettin İnan



Al sana istikrar! 4 milyon kişi işsiz. 24 milyon kişi yoksul. 40 milyon kişi borçlu. Netice?
Haftada... 2 milyon kişi piyango bileti alıyor. 3 milyon kişi İddaa... 6 milyon kişi loto oynuyor. Yılda... 390 gün at yarışı var! Evet, 365 değil, 390.
Çünkü, dıgıdıktan baht arayanlara yıl yetmiyor, bazı günler iki seans koşuluyor...
Sevr haritası skandalında hala ses çıkmıyor.

İMF'SİZ HÜKÜMET OLMAZ MI?

Diyeceksiniz ki İMF?ye boynunu kaptırmadan ülke ekonomisini yürütecek kimse yok mudur? Bu söz, işçinin, memurun, çiftçinin, emekli ve dulların eline daha fazla para geçmesi ihtimali yok mudur, demektir.

Evet, vardır. 1996-97 yıllarında 1 yıl kadar hükümette kalan Refah-yol hükümeti İMF'siz bir ekonomi yürütmüştür. O dönemde işçinin, memurun, emeklinin, çiftçinin eline geçen zam yüzde kaçtı? Hatırlıyor muyuz? 100 alan bir memur 250 almaya başladı. 100 alan bir işci 300 almaya başladı. Toplu sözleşme yapmak için hükümetin karşına geçen işçi sendikası yetkilileri, eski dönemlerde olduğu gibi biz yüzde 20-25 bir zam isteyelim. Hükümetle pazarlık yaparız. Yüzde 12-15'e de razı oluruz? tavrıyla oturdukları sandalyelerinde, hükümet yetkilisi Sayın Sacit Günbey'in bir anda yüzde 50 zam vermesi karşısında küçük dillerini yutmuşlar kendilerini rüyada zannetmişlerdir.
Bugün işçi, memur, emekli, çiftçi kiminle karşılaşırsanız karşılaşın, o günleri takdirle anıyor ve biz hala o günün zammıyla ayakta duruyoruz demektedirler.

O günkü Refah-yol hükümetinde hâkim olan zihniyet milli görüş zihniyetiydi. Kendini halkının hizmetkârı olarak görüyordu. Başbakan Sayın Erbakan'ın açıklamalarında, ?Biz gardiyan devlet değil, garson devlet yapısını kuracağız dediğini ümit ederim unutmamışsınızdır. İkinci özelliği de İMF heyetleri Ankara gelip-gittikleri halde onlara randevu bile vermemiştir. Onların hükümetin icraatlarına karışmaklarına da, ekonomimize el uzatmalarına da kesinlikle müsaade edilmemiştir.

Araştırmacı:Hüseyin BAYHAN




Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : ımf, İMF'SİZ HÜKÜMET OLMAZ MI, Araştırmacı:Hüseyin BAYHAN, Guvernarler, Sayın Sacit Günbey, Başbakan, Sayın Erbakan'ın,

Az yakıtla çok yol gitmenin ip uçları..!

 
image

Yüksek hızda açık cam, akaryakıt tüketimini yüzde 10'a varan düzeyde artırabiliyor. Klima açmak ise yakıt tüketimini yüzde 5 artırır. Az yakıtla çok yol gitmenin ip uçları:

Total Türkiye, 8 Eylül'de başlatacağı "tasarruflu ampul" promosyonunun yanı sıra sürücüleri bilinçlendirecek önerilerde bulunacak.

Hürriyet'ten Vahap Munyar'ın yazısı: 
 
Az yakıtla çok yol gitmenin ip uçları. İşte önlemler:

Aracınızdan tüm gereksiz yükleri indirin. Fazla yük, akaryakıt tüketimini artırıyor.

Yüksek hızda camları kapalı tutun. Yüksek hızda açık cam, akaryakıt tüketimini yüzde 10'a varan düzeyde artırabiliyor. Klima açmak ise yakıt tüketimini yüzde 5 artırır.

Portbagajınız varsa kullanmadığınız dönemlerde kaldırın. Çünkü aracın rüzgara direncini artırır, yakıt tüketimini yükseltir.

Motoru bilinçli kullanın. Aracı çalıştırır çalıştırmaz ilerleyin, durunca hemen stop ettirin.

Aracı en doğru hızda kullanın. Her hızlanıp, ani fren yapmak, daha fazla akaryakıt tüketir.

Vites değiştirirken dikkat edin. Yüksek vites, düşük devir, yakıt tüketimini düşürür.

Otomobil üreticisinin bakım tavsiyesine uyun. Bu, yüzde 2 yakıt tasarrufu sağlar.

Lastik hava basıncını doğru seviyede tutun. Lastikte doğru hava, yüzde 1 yakıt tasarrufu sağlar.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Az yakıtla çok yol gitmenin ip uçları, Total Türkiye, Hürriyet'ten Vahap Munyar'ın , tasarruflu ampul, Yüksek hızda açık

Web Analytics