Herkes sevdiğini öldürür..


Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür,
Korkak, bir öpücükle,
Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür!
Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
Bazıları öldürür Arzunun elleriyle,
Altın’ın elleriyle boğar bazı insanlar:
Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. ”

Oscar Wilde

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : oskar wilde,herkes sevdiğini öldürür,

Simurg/Phoenix



Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir…
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş . Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk Denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık Vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs Ovası"nı aşıp, "Kıskançlık Gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk Denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık Vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp. Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş. (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış) Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış. Baykuş yıkıntılarını özlemiş. Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "Şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "Yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş anlar ki, aradıkları sultan kendileridir ve gerçek yolculuk kendine yapılan yolculuktur.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünüzde uçmak zamanıdır...

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : simurg, zümrüd-ü anka, kaf dağı, si, Phoenix, bilgi ağacı, kuşlar, aşk vadisi

Hulda Festivali-Stockholm & İlhan Koman




1905 İsveç doğumlu Hulda halen Stockholm'de Drottningholm Kraliyet limanında ve İsveç'te tarihi eser sınıfında resmi yer almaktadır.
İlhan Koman 19642ten vefat ettiği 1986'ya kadar bu tekneyi evi ve atölyesi olarak kullanmış.

Tekne İlhan Koman tarafından 1965 de alınıp restore edildi.İlhan Koman 20 boyunca bu teknede ailesi ile yasadı .

Tekne restore edilmiş  seyahat  ve Hulda Festivali amacı ile restore edilmiştir.Festivalin tamamlanmasından sonra o Türkiye'nin  seyahat ,kültür ve bilim merkezi olarak işletilecektir.


huldaposter

newmaphuldatrip
Hulda Yolculuğu Rotası
Kasım 2010 ve Hulda Festivali Mart 2009 kadar Stokholm, Amsterdam, Antwerp, Bordeaux, Lizbon, Barselona, Napoli, Malta, Selanik ve İstanbul'u  ziyaret ediyor. 

Hulda 2009 da İsveç'ten yola çıkacak ,Hollanda,Belçika,Portekiz,İspanya,Fransa,Malta,İtalya ve Yunanistan'dan geçip Türkiye'ye varacak.
2010 İstanbul Kültür Başkentliği Projesi kapsamında iatanbul2da olacak.
Toplam 6500 deniz mili yani 12 bin km.
Yolculuk boyunca Hulda'nın güvertesinde İlhan Koman'ın eserleri yeralacak.
Uğranılacak limanlarda ise bir çadır kurularak atölye çalışmaları yapılacak.
Festival projesinin bütçesi 1 milyon 400 bin avro.
AB bunun için 8oo bin avro tahsis etmiş.
İsveç Başkonsolosluğu da 30 bin avro.
 
ancienthulda
Tekne restore edilmiş ve seyahat ve Hulda Festivali amacıyla restore edilmiştir.
 
Festivalin tamamlanmasından sonra o Türkiye'nin bir seyahat kültür ve bilim merkezi işletim kalacaktır.
 huldabwgunnelilonen
Bu güzel gemiyi düşünürken Can Yücel'in İlhan Koman'ı İsveç'e uğurlarken duygularını ifade ettiği o şiiri geliyor aklıma:

''İlhan Koman ki traşssız heykeltraş

uçmağa doğru sakallı

elinde bombalarla bebekler

heykel gibi olmayan heykeller taşınırdı garip mucahir

güneyinden kuzeyine kutupların battı batacak teknesi ile

varmak için Edirne'ye ,Selimiye'ye...''

Türk-İsveç sanatçı İlhan Koman (Edirne 1921 - Stockholm 1986).

1921 de Edirne'de doğdu,Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakultesini bitirdikten sonra 1947'de  devlet bursu ile Paris'te ki julian Akademisi'ne gitti.1951'de Türkiye'ye döndü ve 1958'de İsveç'e taşınana kadar İstanbul Akademisinde ders verdi.Yaşadığı ve çalıştığı Drottningholm kentinde Hulda adlı tekneyi bulup yeniledi.Stockholma güzel sanatlar akademisinde ders verdi.
Çalışmalarının çoğu büyük yapıtlar olarak İsveç'te kaldı.
Türkiye'de dış mekan için tasarladığı 3 büyük demir heykel en önemli çalışmaları arasında yer alıyor.İstanbul'da ki heykellerinden 4. Levent semtindekine '' Akdeniz'',Santral İstanbul'dakine ise ''Sonsuzluğa'' adını verdi.Taksim'deki heykeline ise isim koymadı.Ayrıca Anıtkabirde saçak bir duvar yaptı,Ankara'daki Seymenler Parkı içinde isimsiz bir bronz heykel tasarladı.

Akdeniz Heykeli

1986'da Stockholm'da  öldü.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Hulda Festivali-Stockholm, İlhan Koman, Akdeniz festivali, Can Yücel

Neyzen Tevfik 'in ilk şiirini yayınlamasının 110. yıldönümü

Neyzen Tevfik 'in ilk şiirini yayınlamasının 110. yıldönümü. Bu sebeple bugün Neyzen'i anlatalım istedik. Neyzenden bahsedince de biraz müstehcenlikten de kaçamadık. Bunun için bazı kaba tabirlerden ötürü de af diliyoruz.

 

Önce kısaca hayatı: 24 Mart 1879'da Bodrum'da doğdu, 28 Ocak 1953 'de İstanbul'da öldü. Babasının görevli bulunduğu Urla kasabasında amatör bir neyzenden nota ve usul bilgileri öğrenerek başladığı ney çalışmalarını kendi kendine ilerletti. İzmir İdadisi'ne girdiyse de bitirmeden ayrıldı. Bu arada gene kendi kendine Farsça öğrendi. İzmir Mevlevihanesine girdi. Daha sonra İstanbul'a yerleşerek Galata ve Kasımpaşa Mevlevihanelerine devam etti. 1902'de Bektaşi tarikatından nasip alarak Bektaşi dervişi oldu. Bir yandan da şiirle ilgileniyordu. Eşref'le ve Mehmet Akif'le tanıştı ve şiir konusunda her ikisinden de etkilendi. 1908'den sonra bir süre Mısır'da bulundu 1913'te İstanbul'a döndü.

 

Neyzen Tevfik genellikle toplum kurallarına uymadan yaşamını sürdürmüştür. Sazını bir geçim kapısı haline geçirmemek için direnmiş, yalnızca içinden geldiği zaman ney üflemiştir. Neyzenliğini geliştirmek kaygısı duymamış, sanat değeri kalıcı bir müzikçi olmak için uğraşmamıştır. Neydeki başlıca ustalığı sazı iyi üflemesiydi. Belirli müzik kurallarının dışına çıkar, ama hep duyarak çalar ve dinleyenleri etkilerdi. Kendi açıklamasına göre yüze yakın taş plak doldurmuştur.

Neyzenliğinin yanı sıra adını yergi ve taşlamaları ile de duyurmuştur. Kimi eleştirmenlere göre bu türün Nef'î ve Eşref'ten sonra üçüncü önemli temsilcisi sayılır. Ününün yaygınlaşmasında halk tarafından çok sevilmesinin de çok büyük payı vardır. Ancak oldukça eski bir dil kullanması nedeniyle güç anlaşılan ve biçimsel açıdan yetersiz kalan bu şiirleri pek kalıcı olmamıştır. Yergilerini genellikle siyasal ve dinsel baskıya, çıkarcılığa yöneltmiş, toplumdaki tüm haksızlıkları çekinmeden dile getirmiştir.

Şimdi Neyzen'i nispeten anlaşılabilir bir iki yergisiyle analım.

Neyzen çocukluk yıllarında tanıdığı bir arkadaşının izini daha sonra kaybetmiştir. Ömrünün son günlerinde bu arkadaşının, kendisinin tamamen muhalif olduğu bir partide mebus olduğunu öğrenir ve ona şu taşlamayı yazar:

Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler.

Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.

Künyeni almak için partiye ettim telefon,

Bizdeki kayda göre, o şimdi mebus dediler.

 

Yine Neyzen'den devrin hükümetine bir taşlama:

 

Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır.

Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.

Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,

Kürs-i liyakat pezevenk ve puşt olanındır!

 

 

 

Pek düzenli bir hayatı yoktu. İşlerinin nasıl olduğunu soran bir arkadaşına şu cevabı verir:

 

Su-i tedbirimle ya hu öyle boklaştı ki işim.

Hem ağzıma sıçtı felek hem de sikildi geçmişim.

 

Milletini çok sever ama halkın vurdumduymazlığına ve baştaki kötü yönetime tepki vermeyişine çok kızardı. Bununla ilgili bir taşlaması:

 

Türk milleti gariptir.

Her bir lafı kaldırmaz.

İbne dersin kızar da,

Sikilince aldırmaz.

 

Bir mecliste kendinden geçmiş bir şekilde neyini üflerken, etrafındakilerin kendisine hiç kulak vermeden içkilerini içip konuşmaya devam ettiklerini görünce, yanında oturan yakın bir arkadaşına şunları söyler:

 

Sanma ciddiyet ile sarf ederim sanatımı.

Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.

Bezm i meyde sufehanın saza meftun oluşu.

Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir.

 

 Talat Paşanın Halk arasında çingene olduğundan söz edilirdi. Neyzen de    Talat Paşa'ya çok kızar, Sadrazamlığı esnasında halka zulmettiğinden söz   ederdi. Talat Paşa iktidardan düşünce hemen şunu yazar:

 

Fırka, parti diye halkın boğazından kısarak,

Milletin on senedir olmuş idi mengenesi.

Kazdığı câh-i belaya yine kendi düştü,

Örsünü, kıskacını  siktiğimin Çingenesi.

   

Neyzen hayatının bir döneminde Mısıra gitmiş, Mısırda büyük geçim sıkıntına düşmüş ve Mısır Hükümetinden borç para almıştır. Borcunu ödeyemeyince Hükümet mallarını haczetmek için harekete geçmiştir. Aşağıdaki yergi bu sebeple yazılmıştır:

 

        Koçan halinde hıfz ettim getirdim Mısıra birlikte.

        Gıyaben haczedin ki, müşterisi kum kadar çoktur.

        Çok hicap eylerim amma, işin doğrusu,

        Sikimden gayri bende hacze layık mal yoktur.

 

Neyzen bir mevlevidir. Ve de bektaşidir. Hep biliriz Müslümanlıkta insan topraktan gelmiştir ve de toprağa geri dönecektir. Mevleviliğin bir koluna göre ise toprağın sanıldığı gibi birleştirici değil ayrıştırıcı bir özelliği vardır ve de bu inanca göre insanı meydana getiren toprak hamurunun dağılmasını önlemek için, Tanrı insanın hamuruna birleştirici özelliği olan samanı ilave etmiştir. Bunu öğrenen bir arkadaşı Neyzen'e insanın hamurunda gerçekten saman var mıdır diye sorar. Aldığı cevap ilginçtir:

 

        Ey bana tıynet-i ademde saman var mı diyen.

      Tekerrür edip sorma bana bu sual-i ham'ı.

      Tıynetinde ademin saman olsaydı eğer,

      Yarılıp meydana çıkmazdı ananın amı.



Blogcunun Notu:  Ben Neyzen'in Yalancısıyım..Gerisi  Affola .p

Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et:
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakin unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

Neyzen Teyfik

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Neyzen Tevfik 'in ilk şiirini yayınlamasının 110. yıldönümü

Yaşamak Şakaya Gelmez



Nazım Hikmet Ran'dan yaşamayı sorgulayan farklı bir eser...

Yaşamaya Dair

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesala,yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani,
bütün işin gücün yaşamak olacak.



Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani, o derece, öylesine ki,
mesala,
kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut,
 kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin yaşamak olduğunu
bildiğin halde.



Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile,
mesala,
zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak, yani ağır bastığından !..

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Yaşamak Şakaya Gelmez, Nazım Hikmet Ran, yaşamaya dair, ölüm korkusu, ölüme inanmamak,

AMERİKA ORTADOĞU’NUN YENİ ORHAN PAMUK’LARINI HAZIRLI



Orhan Pamuk
’un yıldızının parlamasında Iowa Uluslararası Yazarlık Programı’nın (International Writing Program/IWP) ne denli önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Kendi deyişiyle “ilk uluslararası başarısı” olan Kara Kitap’ı 1980’li yıllarda, bu programa katılırken yazdı.

 

IWP’nin finansmanı Amerika Birleşik Devletleri IWP’nin finansmanı sağlanıyor.

 

Resmi sitesinde, programın amacının dünyanın dört bir yanından seçilmiş yazarların Amerikan yaşamıyla tanıştırılması olduğu yazıyor. Aşağıdaki bölüm gene programın resmi sitesinden alındı:

 

“IWP yazarları kendi yurtlarına, Amerikan kültürünü ve başka ülkeleri daha iyi anlayarak, düşünce şekillendiriciler olarak döner. Amerikan kültürünü ve başka ülkeleri daha iyi anlama şansı onları güçlendirerek, siyasal baskılar ve etkilerden özgürleşmiş bir biçimde yazabilmelerini ve ilişkiler geliştirebilmelerini sağlar.”

 

IWP dünyanın dört bir yanından gelen yazarlara Amerikan kültürünü tanıtarak, onları kendi ülkelerinin siyasal baskılarından özgürleştirme amacı güdüyor ve bunu da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın parasıyla yapıyor.

 

IWP, programa katılacak yazar adaylarını seçerken, söz konusu yazarların yabancı uyruklu olsa da Amerika’da yaşamaması kriteri getiriyor. Yazarların “Amerikan kültürüyle” tanıştıktan sonra ülkelerine dönmesi gerekiyor. Diğer bir kriter ise yazarların kültürlerarası dinamikler konusunda “rahat” olmaları; kültürel etkileşime açık ve istekli olmaları isteniyor.

 

Son yıllarda Müslüman ve Arapça konuşan ülkelerden giderek daha çok yazarı kabul eden IWP geçtiğimiz ay içinde 2008 katılımcılarını belirledi. Katılımcılar arasında İranlı bir kadın şair, Filistinli bir oyun yazarı ve romancı, Ürdünlü bir romancı ve gazeteci, Iraklı bir şair ve deneme yazarı ve Bangladeşli bir şair ve kurmaca yazarı bulunuyor.

 

Ortadoğu’nun yeni Orhan Pamuk'lar’ı geliyor.

 

Deniz Hakyemez

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Iowa Uluslararası Yazarlık Programı’nın , orhan pamuk, kara kitap, IWP’nin finansmanı , abd, IWP’nin f

Yaşama Uğraşı / IL Mestiere di vivere-Einaudi Yayınevi (Torino

 

-Uğraşmak hergün biraz daha boş ve anlamsızmış gibi geliyor bana,sonunda da durmadan aynı hava çalınıyor yada söylenecek yeni şeyler,bunları söyleyebilecek yeni anlatım yoları bulmak için uzayıp giden birarayışın meyveleri çıkıyor ortaya..

-Her zaman duyuyordum o anın parçasını aşan bir bütün yarattığımı..

-Özü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi acınası bir özenti gibi geliyor bana...

-Nesnelerin biçimlerinde ki etkileme gücü,üzerinde durulmaya değer bir konu.Kapsamı işlevi olan biçimler..Sonrada kişinin önemli bir işle uğraşırken şöyle bir göz atıpta gördüğü dış nesneler..Derin bir soluk almak gibi...

-Süslü ayrıntılarına rağmen ,sert ,çok renkli bir bütünden yalnız en gerekli çizgilerle yontulmuş olmalarında, yaratıcılarının bilinçaltı yalınlığını belli eden bir hava var.
Basit düşüncelerin doğal sınırlılığını koyuyorlar ortaya,bir amacın aracı olarakkullanıyorlar doğayı açıkça..
Genel görüş bu..
-Benim ki farklı:
İmgeler temanın genel özü:
İlgimizi dogrudan süslemeden doğal nesneler üzerine toplarız.

-İmgelerle olay örgüsünü birleştirme konusunda Shakespear vardır.
Onun sanatı  büyük bir düzene göre kurulmakla birlikte ,temeli,''pencereden dışarı bakmak''
ilkesine dayanır.En olmadık insan yaşantısından göz kamaştırıcı imgeler çaktırır.

-Baudelaire'ye karşı çıkabiliriz:
Şiirde herşeyin önceden kestirilemiyeceğini söyleyerek..Yazarken belli bir nedene bağlı olarak değil de,içgüdüyle bir biçim seçer kişi,nasıl olduğunu bilmeden yaratır.

-İmgeleme yetisi nerede biter?Mantık nerede başlar?Şiirin başlıca temeli ,daha şiir başlamadan şairin imgeleme yetisinde tohum olarak yaşayan o duygudaşlık bağlarının ,biolojik saplantıların,önemini bilinçaltı bir duyarlılıkla sezmektir.

-Manevi şeyleri ,maddi şeylerden sözederek mi dile getiriyorum,yoksa tersini mi yapıyorum?

-Sanatçı için dayanılmaz birşey varsa,o da başlama duygusunu yitirmesidir.

-Şiir bir budalanın denize bakıp ,''tıpkı yağ gibi''demesiyle başlar.Arada ki benzerliği bulmuş olması söyleyenin hoşuna gitmiş,bu gizli bağ onu heyecanlandırmış bu gözlemini duyurmak isteğini vermiştir ona.

-Ne var ki bu noktada kalmak ta aynı ölçüde budalalık olur.
Şiire böylece başlandı mı,ana düşünceyi sayısız çağrışımlarla zenginleştirip bir değer yargısına vararak ustaca bitirmeli.

-Burada düşünceye dayanan  bir şiir örneği çıkacaktır.
Oysa sanat eserleri ddaha çok duygulardan yaratılır,duygularsa çağrısımların ortaya çıkışı ile çığ gibi büyür.

-Ben doğru mu yaşıyorum?
İnsanlararası alışverişte doğruluğun bir anlamı var mı benim için?
Öyleyse şiir konusunda yargıya varma yetkisini nasıl buluyorum kendimde..!!

-Başka bir insan olmaya çalışmak boş bir çaba.
İnsan için ilginç olan o eski kişiliğin yeni yaşantılara nasıl bir tepki gösterdiğidir.

-Daha önce katlandığım bütün acıların kaynağı kendimi mutlak bilinmeyen bilinç dışı şeylere
zevk alarak bırakışımdı.Bu zevk düşkünlüğünü yenmek ve ruh hallerini birer amaç olarak saymaktan vazgeçmek zorundayım.

-Zevk düşkünlüğüne kaptırılmış bir hayatla arada bir aralarında bağ olmayan bir takım küçük kopuk şiirler yazmak :
Gelişmesiz ilkesiz rastgele bir yaşama alışkanlığına dönüşür böyle bir tutum.

-Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak ,derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

-Nasıl oluyor da yaşlılar ezilmiş,çıldırmış değil de huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?
Anlaşılır birşeyler varsa o da ölülerin ,içlerinde ki bütün o zehirle niçin çürüdükleridir..

-Yaşamak uzun bir toplama işlemi gibidir,arada bir toplama yanlışı yaparsan doğru sonucu hiç bir zaman bulamazsın..

-Ne var ki bugün şimdiye kadar biçimsel görgü kurallarına aldırmadıgıma ,toplum yaşayışı içinde kendime özgü bir davranış tarzı edineceğim yerde hep aklıma estiği gibi gelişigüzel hareket ederek sayısız çamlar devirdiğime çok pişmanım..

-Yaşamak, bu sonsuz gerçekliğe sadece çeşitli süsler eklemekten başka bir şey değildir.

-Evlenmeye değer kadınlar bir erkeğin evlenicek kadar güvenemediği kadınlardır.
Bu da korkunç bir şeydir..

-Yaşama sanatı ,sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu göstermekten başka bir şey değildir..bunu başaramadık mı,bırakır giderler bizi..

-Derdini söylemekle ,ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlamakla insan çocukluktan kurtulur.

-Asıl başarısız insan büyük işleri gerçekleştiremeyen değil,bir yuva kurmak ,bir dostluğu bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek ,ekemek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır.Başarısızlığın en acısı budur!

-Birşeye yada kimseye sahip olabilmek için ,ona bütün bütüne boyun eğmemeli yada kendimizden geçmemeliyiz,kısacası ona üstünlüğümüzü korumalıyız.Ama ancak kendimizi bütün benliğimizle verdiğimiz şeylerin tadına varabileceğimiz de hayatın bir yasası.Tanrı sevgisini uyduranlar oldukça akıllıymıslar,aynı zamanda sahip olup tadına vardığımız başka bir şey yoktur çünkü...

-Sevişmek gibibirşeyddirşiir yazmak:
Duyduğu tadın paylaşılıp paylaşılmadığını hiç bilemez insan.

-''Dünya dan birşey istemekten vazgeç,sana ne yapacağını bilemiyeceğin kadar çok şey vericektir.

-Dünya:
Sen her şeyden vazgeçince sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır.

-Senden çıkarı olmayan hiç kimse kendini sana adamaz.

-Asıl büyük ve korkunç gerçek şu:
Hiç bir işe yaramaz acı çekmek..

-Hayatını bir tel saça bağlamışsan ,çabalamaya kalkma,yoksa ,onuda koparırsın..

-Birisine iyilik etmeye çalış ..çok geçmeden onun hoşnutlukla parlayan yüzünden nasıl tiksindiğini görüceksinn

-İster sevgiyle,ister nefretle ama herzaman şiddetle davran..

-Başkaları kendileri için gerçekten önemli olan şeyleri umursamazken ,başkaları ile birlikte yaşamanın ne önemi var?



Cesare Pavese


1908’de İtalya’da Santo Stefano Belbo’da doğdu. Çağdaş İtalyan edebiyatının en önemli temsilcisi yenigerçekçilik akımının kurucusu sayılır. Ailesiyle birlikte yaz aylarını doğduğu köydeki çiftliklerinde geçirdiği için köy ve çevresindeki kırlar, tepeler ilk şiirlerini etkiledi. Ayrıca olgunluk döneminin en başarılı romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri’ne esin kaynağı oldu. Babasını küçük yaşta kaybetti. Geçim sıkıntısı nedeniyle Santo Stefano Belbo’daki çiftlik de satılınca çok sevdiği kırlardan ve tepelerden uzaklaştı. Gençlik yıllarından başlayarak yalnızlıktan hoşlanan, içe dönük biri oldu. Torino Üniversitesi’nde edebiyat okudu. İngiliz ve Amerikan edebiyatıyla yakından ilgilendi. 1933'te kurulan Einaudi Yayınevinde görev aldı, anti-faşist çalışmaları yüzünden 1935’te tutuklandı, 1 yıl hapis yattı. 1950 yılında yazarlık hayatının doruğuna ulaştı. Ama özel hayatında yalnız ve bunalımlıydı. Sonu gelmeyen aşk ilişkileri onun hayata olan bağını kopardı, sık sık intiharı düşünmeye başladı. 1950 Nisanı’nda, Yalnız Kadınlar Arasında adlı kitabına verilen Strega Ödülü’nü aldıktan sonra Torino’da bütün özel kâğıtlarını yok etti. 26 Ağustos 1950'de bir otel odasında uyku hapı alarak yaşamına son verdi.

TÜRKÇE'YE ÇEVRİLMİŞ ESERLERİ

ÖYKÜ:
Ağustosta Tatil

ROMAN:
Ay ve Şenlik Ateşleri
Güzel Yaz
Senin Köylerin
Tepedeki Ev
Yalnız Kadınlar Arasında
Yoldaş
Tepelerdeki Şeytan

GÜNLÜK:
Yaşama Uğraşı

DÜZYAZI ŞİİR:
Leuko ile Söyleşiler

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Yaşama Uğraşı , IL Mestiere di vivere-Einaudi Yayınevi (Torino)1952, Çağdaş İtalyan edebiyatının en önemli temsilcisi ye

SEVİYE ÖVGÜ


''Bir insanı sevmekle başlar herşey.''Bu Sait Faik 'in  bir cümlesi.Yalın bir gerçeği belirtiyor.Yalınlığı kadar derin,anlamlı.Bir insanı sevmekle başlar herşey.Evet,ama bir de gerisi var'.''Bir insanı sevmekle başlar herşey,ama burada herşey bir insanı sevmekle bitiyor.''

Bir insanı sevmek bir evreni sevmektir.Her insan bir evrendir çünkü.Bunu böyle kabul etmezsen insan olamazsın.

Nedir sevi dediğimiz? Hiç bir önyargı hiç bir gizli hesap ,hiç bir düşünce olmadan,hiç bir yanımızı saklamadan,apaçık,bütün saydamlığımızla kenddimizi bir ''başka''insana vermektir,bağlamaktır.
Bir insanı sevmek bencillik gibi görünür önce.Öyle ya,tek bir insanı seçmişsiniz,onunla bir dünya kurmuşsunuz,herkesten gizli ama herkese açık.Bir mutluluk yaratmışsınız ikiniz.Bu mutsuz dünyada ikili bir mutluluk kurmak,yaratmak,özlemek,ayıp bir şey midir? Hayır,her sevi saygıdeğerdir,her ikili mutluluk çoklu mutluluğu duymaktır,özlemektir.

Mutlu bir çift,bütün insanların da mutlu olmasını ister.Bunu yaratmak içinde bir çaba harcar.Kendi bencil dünyasında yitip gitmez.

Tek başımıza mutluluk yoktur bence.Ben sevdiğim insanla mutlu olamam tek başıma.Sevi,bir başlangıctır yeryuzune acılmaya,kendini bir yeryüzü insanı olarak duymaya.Sait Faik'in''bir insanı sevmekle başlar herşey''sözüne bunun için inanıyorum.Her şey böyle başlar.Sevgiyle,ilgiyle..Bir insanın yaşamına ilgi duymak,bir yerde bütün insanlığa ilgi duymak olur.
Seven insan anlar birçok şeyi,o güne dek anlamadığı,kavramadığı,bilmediği,duymadığı,tatmadığı yığınlarla duyguyu,anlamı,gerçeği...Açıktır   o etkilere,duyarlıklara...Kaba değildir,katı değildir,anlayışsız değildir,yalnız değildir o.
Yeryüzünde ikili bir beraberlik,dostluk kurulacağını duymustur.Bir insana bağlanmak,bir insana inanmak,dayanmak,nasıl güç verir kişiye anlamıştır..Kendi olmaktan yalnız kendını yasamaktan cıkmıstır..
'
'Bir insanı sevmekle bitiyor herşey.''Evet Sait Faik  burdada yitirişi yazar..

Yenilgileri,bozgunları,umutsuzlukları...

Ama her şey bir insanı sevmekle başlar...Buna inanmalıyız,yenmeliyiz umutsuzlukları...

Sevi,insanogluna doğanın en büyük armağanıdır,en güçlü yanıdır,ölmezliğe ulaştıran niteliğidir.
Öyleyse herşeye herkese karşın seviden yana olacağız...
Bir insanı sevmekle başlar,hiçbirşey bitmez,diyeceğiz.Her zaman.Kalp

OKTAY AKBAL (İstinye suları)  1973

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : sait, faik, bir, insanı, sevmekle, başlar, herşey, oktay, akbal, istinye, suları, evren

Cengiz Aytmatov'u yitirdik, ruhu şad olsun...

Uzak çağlardan zamanımıza kadar, günler kum gibi aktı; sayısız geceler ve dönüşsüz tören alayları geçip gittiler; yıllar, yüzyıllar, kervanlar gibi uzak ufuklara gidip kayboldular.

Sonra biz onların izlerini bulduk...

Cengiz Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı olan ve Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasına katılır. Kemikleri 1991 yılında bulunur. Aytmatov’un amcası da 2. Dünya savaşında ölmüştür. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş modern bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayımkan etrafında saygı gören bilge bir kadındır. İrticalen şiirler söyler, beş-altı yaşından itibaren torununu ninniler, masallar, efsanelerle besler. Aytmatov cok küçük yaşlardan itibaren ozanların atışmalarını dinler, sohbetlerine katılır. Şifahi kültürün çok canlı yaşandığı bu toprakların destani havası yazarı içten içe kuşatıp zenginleştir.

 

İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. On yaşında toprağı işler. Ondört yaşında şeker köyünde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. Bu sıralarda, erkekler cephede savaşırken, köylerde kadın ve çocukların çektikleri sefalete şahit olur. 1946’da Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.

Aytmatovun ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayımlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (yeni dünya) dergisinde yayımlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.

Ey Alfred de Musset, Kırgız boylarındaki bu ağustos gecesini de, otuz yaşında hayatını ve gücünü hiç kaybetmediğini söyleyebilen bu gencide kıskanmalısın dostum!

..

İşte şimdi burada, Villon’un, Hugo’nun, Baudelaire’nin, Paris’inde, kralların ve devrimlerin Paris’inde, ressamların yüzyıllık Paris’i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris’te Werther, Bérénice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile’yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci cihan savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile’ye, bunların hikayesini anlatan küçük Seyit’e rastladım.

Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir -Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır.- Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.

Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran   Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini,1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder.  Aytmatov bu romanında, Elveda Gülsarı’da temel işleyiş bozukluklarını dile getirdiği rejimin eleştirisini daha ileri götürmüş, Sovyet mantığını temelden sorgulayan fikirlerini yayınlamıştır.

Onun, milletinin birikimini tüm dünyaya duyurması kolay olmamıştır. Tarihte eşine ender rastlanacak bir baskı rejiminde, millete ait olan her şeyin talan edilmeye, unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda söz söylemek, değerlerini savunmak, millete ait olana vurgu yapmak cesaretini gösterebilen Aytmatov, yıldan yıla daha yüksek sesle, sözlerinin altını daha kalın çizerek konuşur. İlk yıllarında Yüz yüze, Cemile gibi hikayeleriyle tanınıp sevilen Aytmatov’un bu hikayelerindeki başarısıyla topladığı ilgi, ona daha sonraki yıllarda Elveda Gülsarı gibi, Gün olur asra bedel gibi romanlarla, toplumsal problemleri tüm Sovyetlerin gündemine taşıma imkanı sunmuştur.

Aytmatov 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır. Bu romanda Hıristiyanlık dini baz alınarak rejimin dini hayat üzerindeki yanlış uygulamalarına, bunun bir neticesi olan uyuşturucu belasına ve bozulan ekolojik dengeye değinmiştir.

Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Gün Olur Asra Bedel romanının devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar. Yazar bu eserinde Sosyalist rejime daha önce yazdıklarından daha sert eleştiriler yöneltir. Bu roman aslında yıllarca rejimin her katında bulunmuş birinin görgü şahitliği yapmasından başka bir şey değildir. Totaliter, baskıcı kafa yapısını bütün çelişkileriyle gözler önüne serer.

Devletin çıkarlarından daha önemli ne olabilirdi? Bazıları insan hayatının önemli olduğunu sanıyorlardı... Ne laf ya! Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar: Sobayı tutuşturan, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı

Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almış, bu sayede rejimin işleyişine tanık olmuş biridir. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olan yazar, halen Kırgızistan’ın Luxemburg, Hollanda ve Belçika büyükelçilikleri görevini yürütmektedir.

***

“Her yazar bir milletin çocuğudur ve o milletin hayatını anlatmak, eserlerini kendi milli gelenek ve törelerini kaynak alarak zenginleştirmek zorundadır. Benim yaptığım önce bu, yani kendi milletimin geleneklerini ve hayatını anlatıyorum. Fakat orada kaldığınız takdirde bir yere varamazsınız. Edebiyatın milli hayatı ve gelenekleri anlatmanın ötesinde de hedefleri vardır. Yazar, ufkunu milli olanın ötesine doğru genişletmek ve ‘evrensel’ olana ulaşmak için gayret göstermek durumundadır. İyi yazar “tipik insan” ortaya koyma ustalığına erişen yazardır.”

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal hikaye ve türküleri, bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalışmış. Hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Hikayelerinde, Kırgız Türklerinin zengin şifahi kültürüne ait efsaneleri, masalları, türküleri kullanışında gözlenen coşku da yazarın bu yanının en bariz göstergesi durumundadır.

Cengiz Aytmatov’un eserleri hayatından izler taşır. Hayat, onu halkının bütün sorunları ile çok küçük yaşlarından itibaren yüz yüze getirmiş, ona halkını tanımasını, onun genel halini anlamasını sağlayan bir çevrede yetişme imkanı sunmuştur. Savaş Aytmatov’un hatırasında silinmeyecek izler bırakır. Savaş için askere alınan yetişkin erkeklerin köydeki işlerinin hepsi, halkın sorunlarına çare bulmak, daha on iki-on üç yaşlarındayken onun ve akranlarının sırtına yüklenir. Cepheye gönderilen erkeklerin ailelerinin sorumluluğu, onların iaşesi, aralarındaki sosyal ilişkiler, bir yandan savaşa rağmen devam etmesi zorunlu olan zirai faaliyet, savaşın daha çok küçük yaşlarda Aytmatov’un sırtına yüklediği sorumluluklardan en görünürde olanlarıdır.

Aytmatov’un köy sovyeti kolhozu sekreterliği sırasında yaşadıkları, çektiği sıkıntılar, şahit olduğu zor durumlar eserlerine de yansımıştır. Toprak Ana romanında ve yüz yüze hikayesinde, ikinci dünya savaşında erkekleri askere alınan köylerde geride kalanların çektiği sıkıntılar etkileyici bir üslupla anlatılır. Eldeki yetersiz yiyeceğin muhtaç olandan başlanarak dağıtılması, dört gözle beklenen hasat zamanları, umutların hasat zamanına ertelenmesi, savaş yüzünden ürünün hemen hepsinin merkezden istenmesi, boşa çıkan umutlar, yine açlık, sefalet, bir yandan cepheden gelen ölüm haberleri, umutsuz bekleyişler, savaşın uzun sürmesi üzerine aşağı çekilen cepheye çağrılma yaşı, yine gidenler, ayrılıklar, gözyaşları... yani tek kelimeyle ve bütün zulmetiyle; savaş. Yazar eserlerinde salt bir savaş karşıtlığı fikri vermeye çalışmasa da, hikayelerinde halk, evlatlarını cepheye göndermesine rağmen savaşı sahiplenmemiş bir görünüm sergiler. Savaşın anlatıldığı bölümlerde bir savaş romantizmine rastlanmaz.

Aytmatov savaş yıllarını, kocasız kalan kadınları babasız kalan çocukların, oğulsuz kalan anaların acılarına şahit olmuş, asker kaçaklarını görmüş, geride kalanların birbirlerine yaptıkları acımasızlıklarını yaşamış. Hasılı bütün yıkıcılığıyla savaş ona hikayelerinde temel malzeme olmuş.

Savaş insanları hayal edemeyecekleri acıları çekmeye, ağırlığına tahammül edilemeyecek durumlarda kalmaya zorluyor. Ve böylesine zor durumları kelimelere dökmekte Aytmatov’un başarısı onun ustalığının kanıtı durumunda.

Eserlerinde Sovyet rejimine eleştiriler yönelten Aytmatov bunu önceleri daha özenli ifadelerle, sistemin genel yanlışlığını vurgulamak yerine işleyiş, uygulayış bozuklularına değinirken, ileri ki yıllarda yazdıklarında sistemi temelden sorgulamaktan çekinmemiştir. Elveda Gülsarı romanında gençliğini devrimin idamesine adamış biri olan Tanabay’ın dilinden, işleyişte yanlış giden bir şeyler olduğunu, gençliğinde kolayca terk ettiği eskilere ait uygulamaların aslında vazgeçilmez olduklarını -Bunu çok somut bir örnekle sunuyor. Tanabay, gençliğinde kullanılmasına karşı çıktığı, çobanların kışın yaylalarda kullandıkları keçe çadırların aslında şartlara en uygun barınaklar olduğunu yaşlanınca fark ediyor- söylerken, kendine ait olana karşı takınılan bu türden yanlış tavırlardan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Ancak yazar, Gün Olur Asra Bedel romanında rejimin dine, geleneklere ve halkın değerlerine yönelik tavrı keskin bir dille eleştirirken, kendi değerlerini unutanların, değersiz mankurtlardan başka bir şey olmayacaklarını ifade ediyor. Dişi kurdun rüyaları ve Cengiz han’a küzen bulut’ta ise Aytmatov, baskıcı sovyet rejimi, ve onun uygulayıcılarını tasvir ederken, totalitarizmin zaman ve mekana göre değişmeyen karakterini etraflıca irdeliyor. Dişi kurdun rüyaları romanında, boston adlı çoban, her yıl ürün talebini daha da artıran merkez yöneticilerine, topraklarının veriminin azaldığını bunun nedeninin de meraların, kimseye ait olmamaları dolayısıyla bakımsızlaşması olduğunu, çarenin toprakların, çobanların mülkü haline getirilmesi olduğunu, böylece sahiplerinin meralarına en iyi şekilde bakıp en yüksek verimi alacaklarını söylüyor. Boston’un bu talebi bunun sosyalizm ilkeleri ile örtüşmediği gerekçesi ile geri çevriliyor, ayrıca köyün en başarılı çobanı olan bu adam devrim karşıtı fikirleri yüzünden dışlanıyor, Hikayenin bu bölümüne yazar çoğunlukla çiftçi olan Kırgız ve Kazak halklarının rejimle olan sıkıntılarına değiniyor, sosyalizmin mülkiyet karşıtlığına dair sert eleştiriler yöneltiyor.

Aytmatov’un eserlerinden, eserlere konu olan Kazak ve Kırgız Türk boylarının din telakkileri hakkında da ipuçları çıkarmak mümkün. Eserlerinde yöre insanının din anlayışı, İslamiyet ve Şamanizm’in harmanlandığı, İslamiyet’ten uzak olmayan ama Şamanist unsurlarda içeren bir ‘töre’ anlayışı çerçevesinde şekillenmekte. Gün olur asra bedel romanında, kadim arkadaşı Kazangap’a layıkıyla bir cenaze töreni yapmak isteyen Yedigey, yeni yetişen neslin din ve gelenek karşısındaki aldırışsızlığına isyan eder. Dostu için yaptığı törende dini gereklilikleri ihmal etmek istemeyen, arkadaşının naaşını atasından gördüğü gibi kıbleye doğru koyan, Kur’an okuyan Yedigey, etrafındaki gençlere, cenazeyi nasıl gömdüğüne dikkat etmelerini, kendi ölünce de onu böyle gömmelerini öğütler. Burada yazar halk içinde din duygusunun kaybolmasına sebebiyet veren rejim ve onun uygulayıcılarına yedigey’in dilinden okuduğu lanetlerde, milletinin dininden, tarihinden, kendinden uzaklaşması karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirir. Eserlerinden, her ne kadar dinden uzaklaşmış olunsa da yüzyıllardır insanların hayatlarını şekillendiren İslam’ın izlerinin toplum hayatından kolayca silinmediği anlaşılmakta. Lakin eserlerde at eti yeyip kımız içen, Atların tanrısına, Boynuzlu maral anaya dua eden karakterlerin varlığı, Kırgız ve Kazak Türkleri arasında alttan alta geleneklerde yaşayan Şamanizm’in kalıntıları olarak kendini gösteriyor;

Ey Isık-Göl, yeryüzü’nün gökyüzü’ne bakan gözü! Sana sesleniyorum ey suları buz tutmayan göl! Ey kutsal ebedi Varlık! Kadere hükmeden Gök tanr gözünü köpüklerine çevirdiği zaman, duamı O’na ulaştırasın diye, sana sesleniyorum... Yıldırım Sesli Manasçı’dan

Ey koruyucu Çoban Ata, koyunların koruyucu ruhu! İşte sürülerin ilk kuzusu! Onu kolla, bütün kuzuları kolla! Biz çobanları da kolla!... Elveda Gülsarı’dan

Aytmatov’un kuşkusuz en önemli özelliği romanlarında kullandığı folklorik malzeme. Halk ait olan her şeyden, kültüründen, coğrafyasından yani insanından haberdar olması Aytmatov’un farklı yanı. Destanlardan, masallardan, atasözlerinden söylentilere, fırtına habercilerine (halkın tecrübeleri) vs kadar. Bunların arasında efsaneler ve masallar ön plana çıkıyor. Beyaz gemi romanı ile efsane ve masalları eserlerinde daha ağırlıklı kullanmaya başlayan Aytmatov, Gün Olur Asra bedel ve onun devamı olan Cengiz Han’a Küsen Bulut romanlarında da efsanelere yer veriyor. Beyaz Gemi’de hikaye bir masala dayanıyor; Boynuzlu Maral Ana destanı. Düşmanları tarafından kılıçtan geçirilip kimsenin sağ bırakılmadığı bir kabilede düşmanlarının gözünden kaçan bir kız bir oğlan iki küçük çocuğun, yavruları insanlar tarafından öldürülen bir maral tarafından sahiplenilmesini anlatan masal Aytmatovun kaleminde iyiyle kötüyü çarpıştıran, iyiliğin pasif olamayacağına vurgu yapan bir hikayenin malzemesine dönüşüyor. Gün Olur Asra Bedel’de ise mankurt efsanesi ve raymalı aga ile begimay hikayesi anlatılıyor. Cengiz han’a küsen bulut’ta ise romana ismini veren efsane, han’ın üzerinde onun gittiği yere giden ve o iyilik yaptıkça orada kalacak olan bir bulut. Aytmatov, efsane ve masalları kendi hayalinde değiştirip onları konuyla ve zamanımızla örtüşen bir zemine çekiyor. Bir mülakatında, eserlerinde kullandığı efsane ve masalları orijinal halleriyle kullanmadığını, günümüz için daha çarpıcı olacak şekilde değiştirdiğini söylüyor.

Aytmatov’un eserlerinde yer verdiği bir diğer folklorik öğe ise türküler. Onun yaptığı sadece türküleri hikayede kullanmak değil, türküler hakkında bir hassasiyet oluşmasını sağlamak, onlara dikkat çekmektir. Nitekim hikayelerinde kullandığı türküleri, türkünün doğduğu ortamın şartlarıyla, ardındaki hikayelerle birlikte alır. Eserlerinde birçok yerde türkülere verdiği önemin altını çizer;

“... bir türkü söylenmektedir, ya genç yada yaşlı bir çobandır bu türküyü söyleyen. Dedem beni hemen durdurur: ‘bak dinle, der, böyle türküyü her zaman duyamazsın.’ Orada durup dinleriz. Dedem içini çekerek sesin geldiği tarafa bakar ve başını sallar.”

“dedem diyor ki, geçmiş zamanların birinde bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han tutsağına: “Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen en büyük arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm”, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: “Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce herhangi bir çobanı buraya getirmeni istiyorum.” “Ne yapacaksın o çobanı?” “Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum.” Dedem diyor ki, işte böyle vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış. Böyle insanları görmeyi ne kadar isterdim! Herhalde onlar büyük şehirlerde yaşıyorlar.

“Türküyü dinlerken dedem kulağıma fısıldar: İlahi! Ne büyük insanlarmış eski insanlar! Ne türküler yakmışlar”

Aytmatov’un Kırgız şifahi edebiyatının ana unsurları olan masal, efsane ve türkülere yaptığı vurgunun altında, insanına kendini hatırlatma çabası vardır. Gün olur asra bedel romanında Abutalip adlı öğretmen halk içinde dinlediği masal ve türküleri yazıya dökerek gelecek kuşaklara aktarma telaşı içerisindedir.

...

Senden geniş nehir var mı ?
Senden aziz yurt var mı Enesay?
Senden derin bir dert var mı Enesay?
Senden özgür olan var mı Enesay?
Senden geniş bir nehir yok Enesay,
Senden aziz bir vatan yok Enesay,
Senden derin bir dert de yok Enesay,
Senden özgür özgürlük yok Enesay,
Enesay, Yenisey nehrinin kırgızca ismi.

Aytmatov’un başarısının ardında, onun, devasa Kırgız kültürünün yazılı edebiyattaki ilk temsilcilerinden biri olmasının yanında, kendi kültüründen, coğrafyasından, insanından haberdar olmak yatmaktadır. Beslendiği kaynak daha nice Aytmatov’lar çıkaracak gürlüğe sahiptir.

Yüzyüze

Hikaye ikinci dünya savaşı yıllarında geçiyor. Seyde ve İsmail yeni evli bir çifttir. Düğünün hemen ardından, gece gündüz çalışarak yaptıkları evlerinde oturamadan İsmail askere alınır. Karısı Seyde, bebeği ve kaynanası ile birlikte kocasının dönüşünü beklemektedir. Köyde savaşın getirdiği yoksulluk kol gezmekte, yiyecek sıkıntısı ve çalışabilecek erkeklerin askere alınması yüzünden işlerin sekteye uğraması, hayatı zorlaştırmaktadır. Bir gece İsmail savaştan kaçıp, gizlice eve gelir. Seyde sevincinden durumu anlayamaz. Daha sonra kocasının bir asker kaçağı olduğunu anlayan Seyde, durumu kabullenir. İsmail, kışı köyün dışındaki bir mağarada geçirdikten sonra ailesiyle birlikte uzaklardaki akrabalarının yanına göçmeyi planlamaktadır. İlk zamanlar geceleri evine gelen İsmail daha sonra bunu güvenlik gerekçesiyle bırakır. Artık o bütün zamanını mağarada geçirmektedir. Bu sırada karısı Seyde, bir yandan kocasının kaçak halini insanlardan saklamaya çalışırken, diğer yandan da köyün yokluktan kırıldığı, yiyeceğin hanelere nüfusa oranla dağıtıldığı bir durumda kendi rızklarından keserek kocasına yemek götürme telaşı içerisindedir.

Köyün dışında bir mağarada kaçak bir şekilde yaşayan İsmail’in psikolojisinde, yakalanma korkusu ve yalnızlık olumsuz tesirler yapar. Gittikçe yabanileşir, artık Seyde’nin getirdikleri ile doymamaktadır. Evlerinin bitişiğinde Totoy adında iki çocuklu bir kadın yaşamaktadır. Kocasını savaşta kaybeden bu hasta kadın da köyü kasıp kavuran yokluktan çocuklarını koruma telaşındadır. Bu kadın ve bebeklikten yani çıkmış çocukları bütün umutlarını yakında doğum yapacak olan ineklerine bağlamışlardır. Kadının ve çocukların bu durumuna şahit olan Seyde ineğin biran önce doğurması ve onlara süt vermesi için dua etmektedir. Bir gün bu kadının bel bağladığı ineğin çalındığı haberi yayılır. Totoy perişan olur. Herkes hırsız avına çıkar. Seyde komşularının ineğini çalan hırsızın, o gece eve elinde taze etlerle gelen kocası olduğunu öğrenir. Çok zor bir durumda kalmıştır, üzüntüsünden saçları bembeyaz olur. Bu ruh hali içinde kocasının saklandığı mağarayı askerlere gösterir. İsmail’in, askerlerle yaptığı çatışmanın ortasında, karısıyla yüz yüze gelmesi ile hikaye sona erer.

“Aralarındaki mesafe gittikçe azalıyordu ve birden yüz yüze geldiler! O zaman Seydesini tanıyamadı. Bu kadın o değildi. Başı açık, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla korkusuzca kendisine bakan bu kadın o değildi. Birden onu kendisine fersah fersah uzaktaymış gibi gördü. Kederinin heybetiyle erişilmez, ulaşılmaz bir yüceliğe kavuşmuştu. Onun karşısında kendisi ne kadar güçsüz, ne kadar acınacak haldeydi!”

Aytmatov bu hikayesi için şunları söylüyor;

“Yüz yüze’de anlatmaya çalıştığım ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler birliğinde olan bir olgu değildir; bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”

***

Cemile

Aytmatov, ikinci dünya savaşı yıllarında geçen bu hikayede, Cemile adlı evli genç bir kadının yaşadığı aşkı, kayınbiraderinin dilinden anlatır. Cemile kocası Sadık’la yeni evlenmiş, düğünün ardından Sadık askere gitmiştir. Cemile güzel, canlı ve hareketli bir kadındır. Köyün bütün delikanlıları Cemile’ye hayrandır. Yengesinde anlayamadığı bir farklılık sezen Seyit, onu tanımaya, ona daha yakın olmaya çalışır. Köy idaresinden gelen biri, Seyit’in annesine köyde çalışacak erkek kalmadığını, yapılacak bir çok işlerin olduğunu, bu yüzden de Cemile ve Seyit’e arabalardan birini verip, onları istasyona malzeme taşımaya tayin edeceklerini söyleyerek bunun için izin ister. İlk zamanlar ayak sürüyen bu kadın, daha sonra buna izin verir. Bu hadise yengesiyle bir şeyler paylaşmak isteyen Seyit için bulunmaz fırsat olur. Yanlarına üçüncü eleman olarak, Danyar adında, savaştan sakat dönmüş, oldukça içine kapanık biri verilir. Bu bitmeyen erzak taşımaları, onları güzel sabahlarda yük taşırken, yorgun akşamlarda boş arabayla dönerken, çalışırken, dinlenirken “birlikte” kılar. Bu birliktelik Cemile ile Danyar arasında bir yakınlaşmaya, bir gönül birliğine gider. Danyar akşamları dönüş yolunda türkü söyler, Seyit ise, türküleri dinlerken hayallere dalan Cemileyi ve yanık sesli Danyar’ı seyreder. Olaylar gelişir, Cemile ile Danyar birlikte memleketlerini terketmeye karar verirler. Onları giderlerken yalnız Seyit görür.

“Akşam üzeriydi, birden yanyana giden iki insan gördüm. Bunların çay geçidinden geçtikleri besbelliydi. Aa! Cemile ve Danyar idi bunlar!

..

İşte vadide, fundalar arasında bir patikadan gidiyorlardı. Onları gözlerimle takip ediyor ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkalarından seslensem? Ama dilim damağıma yapışmıştı.

Güneşin sarı kızıl ışınları, dağlar boyunca hızlı hızlı akan alaca bulutların üzerinden kayıp kayboluyor ve hava birden kararıyordu. Danyar ve Cemile hiç arkalarına bakmadan, demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları fundaların arasında iki defa daha göründü, sallandı ve sonra kayboldular..”

Seyit resme kabiliyetli bir çocuktur, ve zihnindeki Cemile ile Danyar’a ait son fotoğrafı tuvale dökmeyi aklına koyar. Yıllar sonra bu onun ressam olarak mezun olacağı akademiye sunduğu diploma çalışmasının konusudur.

***

Elveda Gülsarı

Elveda Gülsarı romanı değişen hayat karşısında ilerleyen yaşlarında, bu değişim de kendi emeği de olmasına rağmen bocalayan, değişim adı altında değerlerin söküp atıldığını geç de olsa fark eden bir adamın yaşadıklarını anlatır. Bu roman önce Rusça yazılmış, sonra Kırgızca’ya çevrilmiştir. Aytmatov tezli eserlerini önce Rusça yazmaya dikkat eder.

Taanabay gençliğinde hareketli bir hayat yaşamış, rejimin uygulamalarını hayata geçirebilmek için uğraşmış, iyi niyetli çalışkan bir adamdır. İkinci Dünya Savaşından dönünce mesleği olan demircilikle uğraşan Tanabay, çok sevdiği, saygı duyduğu Çora’nın ısrarı üzerine yılkıcılığa (at çobanlığı) başlar. Devraldığı sürüde Gülsarı isminde eşine ender rastlanacak çok değerli bir taypalma yorga* at vardır. Tanabay bu atla bütün yarışlarda birinci gelir. Onun adını yörede duyurur. Bir gün bu at merkezden Çoranın yerine yeni tayin olan sekreterin bineği olamk üzere Tanabay’dan istenir. Tanabay önceleri direse de vermek zorunda kalır. Lakin at her seferinde kaçıp eski sahibini bulmaktadır. Sekreterin adamları ata olmadık zulümler uygularlar, ayaklarına demir prangalar vururlar, eziyet ederler. Tanabay her şeye rağmen canla başla çalışarak sekreterliğin verdiği görevleri yerine getirmeye çalışır. Bir defasında ondan yanına yardımcı gençler alarak koyun sürüleri ile uğraşması istenir. Tanabay kabul eder, Dağlarda, yaylalarda zor durumlarda kalır, işte burada eskilerin kullandıkları keçe çadırların çobanlık için ne kadar uygun olduğunu anlarken, gençliğinde bu çadırların kullanılmasına gösterdiği muhalefetten dolayı utanır. Ona koyunların kuzulayacakları zaman kullanması için tahsis edilen ağıl’ın viran durumda olması, hava şartlarının bozukluğu, yardım için yanına verilen gençlerin işi bırakıp gitmeleri, her seferinde daha fazla ürün isteyen merkez yöneticilerinin sorunlara ilgisiz kalmaları Tanabay’ın moralini bozar. O günlerde Çora’yla birlikte teftişe gelen müfettişe patlar, ona sadece konuştuklarını problemin çözümüne dair kafa yormadıklarını, hep daha fazla istemekten başka bir şey bilmediklerini söyler. Bunları söylerken kullandığı “yeni efendi” sözü onun devrim düşmanlığıyla yaftalanıp yargılanmasına ve partiden atılmasına kadar varacaktır.

Aytmatov bu eserinde Kırgız köylüsünün dertlerini duyurmaya çalışmış, onlardan hep daha fazlasını isteyen, ama teşekkürü çok gören totaliter zihniyete göndermeler yapmıştır. Tanabay’ın yargılandığı mecliste konuşulanlar, katı ideolojik zihniyetin dünyanın her tarafında aynı yapıyı arz ettiğinin kanıtıdır. Tanabay’ın kavga ettiği müfettişin orada söyledikleri aslında bildik sözler;

Parti üyesi yoldaşlar, izin verirseniz ben durumu biraz açıklamak istiyorum. Bazı yoldaşları uyarmak isterim ki, Tanabay’ın davranışı basit bir kabadayılıktan öte bir durumdur. Bu yoldaşlara şunu söylemek istiyorum. Eğer bu bair bir kabadayılıktan ibaret olsaydı, inanın ki onu bu kurula getirmezdim. Kabadayılarla başa çıkmak için başka usullerimiz de var. Mesele, Tanabay’ın beni aşağılaması da değil. Ben ilçe parti komitesini temsil ediyorum. Böyle olunca da partinin aşağılanmasına izin veremem, bunu görmezlikten duymazlıktan gelemem. (ne kadar tanıdık değil mi?)

* Dil, o dili konuşan insanların hayatlarında önem arzeden kavram yada olgular etrafında şekilleniyor. Buna en somut örnek Kırgız dili olur, Kırgız Türkleri’nin hayatlarında atlara büyük önem verilir, -insanlar atları dolayısıyla itibar görür, atların şerefine ziyafetler verilir- ve bu önem dilde en bariz şekilde ortaya çıkıyor. Yaşlarına göre cabağı, kulun, tay, biye, koşmalarına göre taypalma yorga, su yorga, kiytin yorga, sürü isimleri olarak üyir, yılkı, renklerine göre küren, ciyren, şabdar, karakök, temir karakök, kızıl karakök, tarlan kök, argımak -en iyi cins at-, kunan -yarış tayı-, tulpar -Manas’ın etrafındaki bahadırların bindiği, görünmez kanatları olduğuna inanılan atlar- gibi kelimeler ve daha niceleri Elveda Gülsarı’da atları nitelemek için kullanılmakta. Taypalma yorga ve Su yorga dünyanın en değerli binek ve yarış atlarıdır.

***

Toprak Ana

Aytmatov bu ilk romanı İkinci Dünya Savaşında kocasını ve üç oğlunu cepheye gönderen bir kadının yaşadıklarını konu alıyor. Tolganay, mutlu bir yuvaya sahipken, kocası ve üç oğlu savaşa katılınca en büyük oğlunun karısı Aliman ile birlikte onların geri dönecekleri umuduyla yaşarlar. Tolganay güçlü bir yapıya sahip, yüreği insan ve toprak sevgisi, üretme coşkusuyla dolu bir kadındır. Erkeklerini savaşa gönderen köyün dertleriyle uğraşır. Ev ev ihtiyacı olan insanlarla ilgilenen tolganay, yokluğun pençesinde her türlü acıyla yüz yüze gelir. Gelini Aliman ile birbirlerine dayanak olan bu kadını gelininin durumu çok üzmektedir. Çok sevdiği kocasını evlendikten hemen sonra cepheye uğurlayan genç Aliman’ı kendi kızı olarak bağrına basar. Tolganay Cepheden kocası ve büyük oğlunun ölüm haberini aldiğinda, kendi halinden çok gelinine üzülür. Bir gün gelininin bir çobanla yaşadığı gayri meşru ilişkiden hamile kaldığını öğrenir. Bütün acılara rağmen (diğer iki oğlunun da ölüm haberi ulaşmıştır) gelinine sahip çıkar. Aliman bu çocuğu doğururken ölür. Tolganay çocuğu bağrına basar. Ona Canbolat ismini verir. Bu bebek, artık mazide kalmış ailesinden ona kalan tek hatıradır.

Aytmatov romanı ömrünün sonunda toprakla dertleşen Tolganay’ın dilinden anlatır. Yazar bu romanında üretmenin verdiği huzuru, toprağa saygıyı, insan sevgisini işlerken, savaşın mantığını ardında bıraktığı kırık dökük hayatlar çerçevesinde sorguluyor.

Akşam yemeği için büyük arabanın yanında otların üzerinde oturduk. Ekmek sıcaktı. Yeni çıkmıştı fırından. Canbolat ilk dilimi bana verdi:

- Buyur büyükanne.

Ekmeği aldım, bereketli olması için duamı yaptım ve ilk lokmayı ağzıma götürdüm. Çiftçilerin, tarım araçlarını kullananların ellerinin kokusuydu bu. Bu ekmek petrol kokuyor, demir kokuyor, saman kokuyor, olgun başak kokuyordu. Evet eskiden olduğu gibiydi herşey. Lokmamı yutarken gözyaşlarımı tutamadım: “Ekmek ölümsüzdür, iş de ölümsüzdür” dedim içimden.

***

Beyaz Gemi

Aytmatov bu romanıyla edebiyat aleminde geniş yankı uyandırmış, eseri çok tartışılmıştır. Önce Rusça yazılan roman Kırgızca’ya sonradan tercüme edilir. Romanın kahramanı yedi sekiz yaşlarında Isık-Göl kıyısında dedesi, ninesi, teyzesi ve onun kocasıyla birlikte yaşayan bir çocuktur. Babası ve annesi tarafından terk edilen torununa sahip çıkan Mümin dede, sonradan evlendiği karısı ve torunuyla birlikte bu tenha göl kenarında, ormanın bakım işleri ile uğraşan ve partiden olan damadı Orozkul’a yardım etmektedir. Orozkul’un karısı, çocuğun teyzesi Bekey kısır olduğu için çocuk sahibi olamayan bir kadındır. Orozkul evlat sahibi olamamanın hıncını bu zavallı ihtiyar ve onun çocuğu olmayan kızından çıkarmaktadır.

Çok geniş bir hayal dünyasına sahip olan çocuk, dürbünüyle hergün gölde yük ve yolcu taşıyan bir gemiyi izler. Gemilerde tayfalık yapan babasının da bu gemide çalıştığını düşünerek, balık olup bu gemiye ulaşmayı, babasına zavallı dedesini, zalim Orozkul’u, yaşadıklarını hayallerini anlatmayı düşler. Dedesinin yanından hiç ayrılmayan çocuk, onun anlattığı masaları dinlerken adeta yaşıyormuşçasına onlardan etkilenir. Bu masallardan biri Boynuzlu Maral Ana destanıdır.

Eski zamanlarda Yenisey ırmağı boyunca kabileler arasında savaşlar olur, zaferler ve yenilgiler yaşanırmış. Fakat kabilelerin büyüklerinden biri öldüğü zaman büyüklerine yas tutan kabileye saldırılmazmış. Bir gün Kırgızların lideri öldüğünde ona geleneklerine göre büyük bir cenaze töreni düzenlemişler. Herkes cenazeye layıkıyla bir tören yapılması için uğraşırken, onları silahsız yakalayan bir düşman kabilesi , bir kişiyi bile sağ kalmayacak şekilde kılıçtan geçirmiş. Yalnız bu mezalimden, o baskından biraz önce oynamak için ormana giden bir kız, bir de oğlan çocuğu kurtulmuş. Çocuklar onların düşmanları olduğunu bilmeden, o sırada uzaklaşan toz bulutunun ardına düşmüşler. Çok uzaklarda bir dağın yamacında bir şölen verildiğini görüp oraya gitmişler, bu şölen yeni topraklar kazanan düşmanlarının zaferlerini kutladıkları bir şölenmiş. Oraya gidince kabilenin lideri, bu iki çocuğun Kırgız aşiretinden olduklarını anlayıp, onları bir uçurumdan atması için bir kadına vermiş. Böyle bir şeye kadının da gönlü razı olmuyormuş ama, o yapmazsa bir başkası çocukları feci bir şekilde öldürebilirmiş. Onları uzaklarda bir uçurum kenarında aşağıya atacakken, büyük boynuzlu bir maral belirmiş. Kadına yavrularının insanlar tarafından öldürüldüğünü, o yüzden o çocukları istediğini, onları yavruları gibi büyüteceğini söylemiş. Çocukları alıp güneylere Isık-Göl kıyılarına gelmiş. O iki çocuk büyümüş, Kırgızlar onların soyundan yeniden türemiş. Ve bu insanlar Boynuzlu Maral Ana’nın çocuklarına hep saygı duymuş, onları avlamamışlar. Ta ki, yıllar sonra dosta düşmana ne kadar zengin olduklarını göstermek için, ölen babalarına yaptıkları görkemli bir cenaze töreninde, oğulları onun öte dünyada Boynuzlu Maral Ana’nın soyundan olduğunun anlaşılması için, mezarının başına büyük bir maral boynuzu dikmeyi düşünene kadar... Bundan sonra ölenlerine saygı ifadesi olarak, mezar başlarına maral boynuzu dikmeye başlamışlar. Boynuzlu Maral Ana bu insanlara küsmüş, kalan yavrularını alıp oraya veda ederken, bir da ha geri dönmeyeceğini söylemiş.

Bir gün dede sevinçle çocuğa maralların geldiklerini, onları ormanda gördüğünü söyler. Çocuğun sevincinin tarifi yoktur. Ancak maralların geldiğini bilen yalnız dede ve torunu değildir. Bir gün Orozkul bu marallardan birini avlayıp misafirlerine ikram etmek ister. Tüfek Orozkul’a muhtaç olan Mümin dedenin eline verilir ve maral ona vurdurulur. Çocuk bütün bunlar olup biterken evde hasta yatmaktadır. Dışarı çıktığında insanların sevinçle et paylaştıklarını görür. O gün ilk defa dedesinin içki içtiğine şahit olur. Etrafa bakınırken öldürülen maralın boynuzunu görünce, üzüntüsünden ne yapacağını bilemez. Birden içinde bir balık olup babasına gitme isteği doğar. Yakınlardaki çaya koşan çocuk, kendini azgın sulara bırakır.

Çay boyunca yüzüp gittin çocuğum.

Şimdi ben sana yalnız şunu söyleyebilirim: “ Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden de budur. Bir şimşek gibi yaşadın sen. Bir defa çaktın ve söndün. Şimşeği çaktıran göktür. Ve gök ebedidir. İşte budur beni teselli eden. Bir başka tesellim daha var: insandaki çocuk vicdanı tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerde beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve sorumluluk denen şey de var olacaktır...

Sana senin sözlerini tekrarlayarak veda ediyorum: “Merhaba Beyaz Gemi, ben geldim!”

 

__._,_.___Hazırlayan Mehmet HALDUN

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Cengiz Aytmatov'u yitirdik, ruhu şad olsun...

Web Analytics