Altınoran

Mikro ve Makroda Estetik

  Tüm insanlarca estetik olduğu kabul görmüş olan bir sayıdan söz etmek isterim. Bu sayı “Altın Oran” olarak bilinen T = 1.618034...şeklinde sürüp giden irrasyonel sayıdır. Bu sayı sadece matematik bir ilgi odağı olmayıp fizik ve dolayısıyla doğa ile de yakından ilgilidir. Altın oran çok eski dönemlerden beri bilinmektedir. Kadim Mısır kültürü ehramların yapısında bu oranı kullanmış, kadim Yunan filozof ve matematikle ilgilenen düşünürler de Altın Oranı onlardan öğrenmiştir. Altın oran mantığı şudur:

  Bir doğru parçasını öyle bir noktasından bölün ki tüm uzunluğunun uzun parçaya oranı, uzun parçanın kısa parçaya oranına eşit olsun.Yani,

             A                   B

  l-----------------l-------------l şeklinde bir doğru parçasında   (A + B)/A  =  A/B  olsun.

Kolaylık olsun diye A = x ve B = 1 seçelim. Bu durumda x2 = x + 1 olur.

Bu denklemi x2 - x – 1 = 0 şeklinde yazıp köklerini ararsak x(1) = 1.6180339887...ve

x(2) = - 0.6180339887...buluruz. Bu iki kökten pozitif olan x(1)’e büyük T adını verelim.

  T irrasyonel bir sayıdır. Yani iki tam sayının oranı olarak gösterilemez. Fakat iki tam sayının oranı kendi üstüne dönüşümlü bir kural dahilinde T sayısına yaklaşır. Bu kuralı Fibonacci dizisinden çıkarırız. Asıl adı Leonardo Pissano olan Fibonacci (1170-1250) İtalyada doğmuş fakat Mısırda büyümüştür. Matematik meraki da o dönemde çok ileri düzeye ulaşmış İslam matematiğinden kaynaklanmıştır. 

  Fibonacci 1,1 çiftinden başlayarak son iki sayının toplamından yeni bir sayı üretmiş ve bu kendi üstüne dönüşümlü kuralı tekrarlayarak şu diziyi elde etmiştir:

1,1,2, 3,5,8,13,21,34,55,89,144,233,377,610,987,1597,2584,4181,6765,.............

  Bu dizide ard-arda olan iki sayıdan büyüğünü küçüğüne bölerseniz görürsünüz ki T sayısına doğru yakınsar. Örneğin, 233/144 = 1.618055 iken 6765/4181 = 1.618033 olup gittikçe T sayısına doğru yaklaştığımızı görürüz. Fibonacci sayılarına F(n) dersek herhangi peş-peşe bir çift için F(n)/F(n-1) => T sayısına doğru yakınsar fakat asla eşit olmaz. Bu durumun birçok ilginç açılımı vardır:

1-    İki Fibonacci sayısının peş-peşe oranı kendi üstüne dönüşümlü bir kural içerir. Bu bakımdan T sayısı sonlu bir sayı olmayıp sonsuza kadar kesirleri sürer gider. Bu “irrasyonel” olma özelliği tüm doğa sabitlerinin ortak özelliğidir.

2-    T sayısı “kuadratik” (kareli terim içeren) bir denklemin köküdür. Kareli terim ise kendi üstüne dönüşümlü olduğunda Kaos (karmaşa) yaratır. Doğada birçok oluşum karmaşa içerir.

  Altın Oranı iki boyutlu bir dikdörtgene uygulayalım. Öyle bir dikdörtgen bulalım ki uzun kenarı ile kısa kenarının toplamının uzun kenara oranı, uzun kenarın kısa kenara oranına eşit olsun. Gene oranın 1.6180339887... olduğunu görürüz. Eğer bu oranı tekrarlarsak şekildeki gibi bir noktaya doğru yakınsadığını görürüz. ABEF noktalarından geçen kare CFGK noktalarından geçen kareye göre kenarı T kadar daha büyüktür. Aynı oranı defalarca küçülterek tekrarlarsak şekil çok küçük bir kareye doğru yakınsar. BD ve CE köşegenlerinin kesim noktası şeklin odak noktasıdır. İki köşegenin oranı ise gene T sayısıdır.

  Doğada bu tür spiral içeren birçok oluşum bulunmaktadır. Hepsi de Altın Oranı içerirler.

 Üstte Nautilüs adı verilen bir deniz kabuklusu ve yanında deniz yıldızı. Altta solda ise Altın Oran içeren bir fosil ve sağda bir çiçek.

  Doğada estetik duygusu uyandıran diğer sabitler л ve e sayılarıdır. Bunlar da birer irrasyonel sayıdır. Pi sayısı bir dairenin çevresinin çapına bölümüdür. Altta çapı 1 olan bir dairenin çevre uzunluğu görülüyor. Fakat asla bu oran kesin olarak bilinemez. Çünkü doğada indeterminizm, yani belirsizlik vardır.

 

 Üstte görülen doğa sabitlerinin her bir karmaşa içeren irrasyonel sayılardır. C ışık hızı, e sayısı ve h Planck sabiti birer doğa sabiti olarak kabul edilirler.

  Bu noktada M.Ö. 540-480 yılları arasında yaşamış olan Efesli Heraklitos’un sözünü hatırlayalım. Heraklitos : “Bir şeyden bütün şeyler ve birçok şeyin kökeninde duran tek şey” derken doğada görülen karmaşanın altında bir teklik bulunur ki bu her var olanın kaynağı olan yaratıcı cevherdir.  Muhiddin İbnül Arabi’nin “Vahdet-i-Vücud” felsefesini hatırlatmak isterim. Esasında tek bir yaratıcı vardır ve tüm yaratıklar O’nun bir görüntüsünden başka bir şey değildir.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : altınoran, oran, mısır kültürü, Fibonacci sayısı, Nautilüs, pi sayısı, Muhiddin İbnül Arabi’nin “Vahdet-i-Vü

Kalbinizi Sevgiye Açan Kristaller

Sevgi; Sadece bir duygu değildir, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Kendinizi ifade edis şekliniz tamamen varlığınızda bulunan sevgiyle doğru orantılıdır. Ruhunun tüm masumiyetini ve saflığını keşfederek sevgiyle harmanlayanlar sonsuzluğun anlayışına sahiptirler.
Sevgi anlayışınızı Sana da Sevgi bilincinizi genişletmek için kristallerden yardım isteyin değiştirmek. Kristallerden Gelen yardım, doğanın boyutu kucak açmasından başka bir şey değildir. Belli kristallerin kalp bölgesinde enerjiyi tutma ve dönüştürme kapasitesi fazladır. Kişisel ve Ruhsal gelişimde hızlı ve etkili bir ilerlemeyi kalbinizdeki sevgi enerjisini çoğaltarak edinebilirsiniz.

Saf ve Masum olan sevgiye eriştiğinizde yaşayış biçiminizde değişir. Siz değişirsiniz kendi adımınızı atarken sevgi farkındalığı boyutu eşlik eder ve  sevgiden kendini mahrum edenler, kendi yollarını tıkayanlar Ve o yolları tıkalı tutmaya devam edenlerdir. Kişi önce kendisini sevgiye layık görmelidir. Dünya barışından ve sevgisinden söz edenler bir o kadar sevgiyi yaşamalı ve tabiatın onun oluşuna saygı ile yaklaşmalıdırlar. Aksi halde kendi içlerinde karmaşaya sürüklenmeleri şaşırtıcı olmaz. Sevebilmenin  her şeyi içine alabilmekten geçer yüceliği. İyiliği sevebildiğiniz gibi kötülüğü de sevebilmelisiniz. Bilin ki hepsi boyutu hizmet eden enerjilerdir. Sadece siyah ve beyazı görmektense bütün renkleri, tonlamaları kucaklayın. Yüksek Sevgi bilinci, sizi bu noktaya taşır Ve O bir varlığınız amacına hizmet ediyor demektir.

Öfke ve nefreti de sevebilmelisiniz. Yoksaymayın ve kucaklayın. Sevgisizliği de Sevin ki sonsuz olan sevgiye sizi bu olumsuz diye nitelendirilen duyguların, eylemlerin taşıdığını fark edebilin.
Kristaller, tüm Enerji bedenlerinizin potansiyellerini arttırabilir. Onun KRİSTALİN Kendi titreşim aralığı bulunuyor. Bu nedenle Belli Kristaller Belli bölgelerde daha Etkin çalışıyor. Rosen Kuvars yanı Pembe Kuvars, Rodokrozit, Malakit, Kunzit, Krizopras, Yeşim, Moldavit gibi Kristaller kalbinizin enerjisini dengeler ve yükseltir. Bu kristallerin titreşimleri, Sizi sevginin farkındalığına taşır. Affedebilme kabiliyetinizi arttırır. Kalbinizi yoran ve ağırlaştıran tüm enerjilerden arınmanıza yardım ederler.

Bu kristallerin yardımıyla kalbinizin çözülmesine yaracak, kalbinizi yumuşatacak kozmik enerjileri üzerinize çekiyorsunuz. Enerjisel olarak bir elbise giyiyorsunuz. Onun kalp atışınızın boyutu, kendi hikayelerinizi anlattığını varsayabilirsiniz.
Sevgilerimle,
Meryem Ebru Sezen

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Kalbinizi Sevgiye Açan Kristaller, Rosen Kuvars yanı Pembe Kuvars, Rodokrozit, Malakit, Kunzit, Krizopras, Yeşim, Moldav

KRİSTAL TERAPİ İLE ÇAKRALARA GELEN ŞİFA




DNA bantlarında biriken bilgi, kuşaktan kuşağa geçerek devam eder. Bilgi yok olmuyor ve kendini geliştiriyor.DNA' lar kristalin bir yapıdadır. Günümüze kadar yapılan bilimsel araştırmalar ve deneylerin sonucunda DNA' ların da kristaller gibi enerji alıverişi yaptıklarını kanıtlamıştır. Yani bilginin etrafında hareket eden enerjidir. Enerji hareketleriyle bilgi elde ediliyor. Bilimadamları da atomlarda varolan enerjiyi tekrar kullanarak yeni atomlar elde ediyorlar. Bu demek oluyor ki, kendi yaşantımızda ilerken zaten DNA' larımızda var olan bilginin üzerine yeni bilgi ekliyoruz. Tecrübeler, bunun içindir. Yaşama gelme amacımız, bir bilimadamının laboratuar deneyinde yaptığı gibi deneyi izlemek ve izlerken mümkün olduğu kadar bilgi ile donanmaktır.

İşte bu, bizim yaşam dediğimiz döngüdür. Bilgileriniz sizden çocuklarınıza, torunlarınıza ve onlarında çocuklarına kadar ilerleyecektir. Gördüğünüz gibi bilgi asla yok olmuyor. Fakat bilgi, dönüş-türülebilir. Nasıl mı? Çok basit. Sadece o bilginin farkında olarak ve neye/nasıl hizmet ettiğine ba-karak bilgiye müdahele edilebilir. Değişerek yani değişme zorunluluğunu farkederek ve kabullenerek.

İnsan kendini ne kadar karmaşık hale getirirse daha sonra da karmaşayı çözümlemek için harekete geçiyor. Karmaşadan kurtulma halleri de yeni tecrübelerle gerçekleşir. Karmaşa halleri rutine dö-nüştüğünde ise imdat zilleri çalmaya başlar. Bundan dolayı değişim isteniyor ve değişim gerçek-leşecek demektir.



Kristaller, bu karmaşa hallerinden çok uzaktır. Onlar, insanlarla aynı elemetlere sahip olmasına rağ-men kendilerine has farklı düzenlerde çalışırlar. Bir kristalin fiziksel eylemi yoktur. İnsanlar gibi atlamaz, zıplamaz, koşmaz, yürümezler. Fiziksel olarak statik halde bulunurlar. Bu statik halde ise muazzam bir enerji saklıdır. Saf enerji. Öyle ki, evren ile ilgili, tüm bilimadamlarının ulaşmak istediği bilgiler, bir adet kristalin içinde zaten mevcuttur. Kristaller, en mükemmel kaydedicilerdir. Bilgiyi kaydederler. Dünya gezegeninde insanın varlığı henüz yok iken bile kristaller vardı. Birçok medeniyetlere, doğal olaylara, reformlara şahit oldular. Evrenin, evrim sürecini kaydettiler. Bilgi ise insandan insana tıpkı DNA da olduğu gibi kristal familyasında da kristalden kristale aktarıldı. Böylece, her oluşan yeni kristal, eski kristalin bilgisine sahiptir.

Kristaller, insanlardan daha eski ve bilgedirler. Saf enerjiden meydana gelirler. Bu sebeple kristal-lere çok saygı duyulmalıdır. İnsanın erişmeye çalıştığı saf enerjiye sahiptirler. Kristaller şimdiye ka-dar aklınıza gelebilecek her türlü endüstri de kullanılmıştır. Kolunuzdaki saat, seyrettiğiniz televiz-yon, yemek yediğiniz tabaklar, kullandığınız arabalar... ve dahası. Bununla beraber, yüzyıllar boyunca şifa çalışmalarında da kullanılmıştır. Kristallerle iyileştirme çalışmaları, tüm medeniyetlerce denenmiştir. Tarihte Eski Mısır Firavunlarından tutun da Osmanlı Padişahlarına kadar kristaller, şifa amaçlı kullanılmıştır.

Alternatif şifa uzmanları, bilindiği gibi bioenerji üzerinden çalışırlar. Enerji bedeninde varolan makro ve mikro çakraları, tedavi amaçlı kontrol ederler. DNA ile taşınan bilgiler, çakraların işleyişinde önemli ölçüde etkendir. Kristaller ile bu kontrol gerçekleştirilir. Çakraların sağlığı, kişinin yaşarken içinde bulunduğu fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal koşullar ile doğru orantılır. Çakralardan biri eksik veya fazla çalışırsa bu bütün çakra döngüsünü etkiler. Kişinin her türlü dengesi bozulmuş demektir. Bu dengesizlikler örneğin; Özgüven eksikliği, kendini ifade edememe, topluluk içinde dışlanmış hissetme, yaşamdan keyif alamama, asosyallik ya da aşırı sosyallik, dürüst olamama, sevgi eksikliği, obsesyonlar, ishal ve kabızlık, uykusuzluk, depresyon, kanser, kalp rahatsızlıkları, tansiyon dengesizlikleri, mide problemleri...v.b gibi çeşitli bir sürü sendromlar gözlenir. Dengeye kavuşmak için çakraların temizlenmesi tercih edilen bir yöntemdir.


Çakraların arındırılarak dengede çalışmaları için, kristallerin enerjisinden mümkün olduğu kadar faydalanılır. Kristaller aynı zamanda, DNA ile taşınan, kişiye engel teşkil ederek gelişimini olum-suz yönde destekleyen birikimlerinin de temizlenmesinde kullanılır. Her kristalin, kendine özgü enerjiyi tutma, yayma ve geliştirme özelliği vardır. Örneğin; Kristal Kuvars ve Ametist, tepe çakrasında kullanılır. Fakat; Kristal Kuvars öyle bir muhteşem bir kristaldir ki bütün çakralara kozmik enerjiyi aynı ölçüde ileterek etkiler. Kristal Kuvars ve Ametist, içeriğinde Silisyum bulunan silikat minerallerindendir. İnsan bedeni de aynen kristaller gibi silikat minerallerinden oluşur. Özellikle sinir sistemi, silikatlerden meydana gelir. Yapılan çalışmalara göre; Bir karar alınırken ya da düşünme esnasında, insan beyninde bulunan silikatlerin yer değiştirerek harekete geçtiği saptanmıştır. İşte kristaller, insanın enerji bedenine müdahele ederek fizyolojik bedende varolan kendi benzer atomlarını harekete geçiriyorlar ve kendi benzerleriyle iletişime geçerek, iletişim halinde kalıyorlar. Bu atomaltı taneciklerinin iletişimi neticesinde insanlarda arınma, farkındalık kazanma, deneyim, sağlıklı bir zihin ve beden halleri açığa çıkıyor. Yani enerji, insanın bilgeliğini tetikliyor. Bu nedenle kristallerle gerçekleştirilen terapilerden ve meditasyonlardan hızlı ve net sonuçlar almak mümkündür.

Kristal terapileri, insanlar için çok elverişlidir. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak kişi, kendisini daha iyi hissetmeye başlıyor. Günümüze kadar birçok hastalıklara kristallerin enerjisinden yararlanarak tedaviler uygulanmıştır. Kristal terapi esnasında, kişinin bölgesel enerji noktaları baz alınır. Çeşitli kristaller, fizyolojik beden üzerinde bulunan çakra noktalarına bir veya birden fazla adet olarak yerleştirilir. Çalışma öncesinde kristaller tamamen temizlenmiş yani nötr hale getirilmiş olmalıdır.

Şifacı uygulama esnasında her bir çakraya yerleştirdiği kristal ile o noktaya enerjiyi çeke-bilir, o noktada enerjiyi tutabilir ve bunu genişletebilir. Şifacı, diğer bir çakra ile ilgilenirken, kristal, üzerine konulduğu çakraya evrensel enerjiyi iletmeye devam edecektir. Kristaller, evrende varolan kozmik şifa enerjisini, şifa alan kişinin çakrasına taşıyarak yani naklederek temizler ve dengeler. Bir çakradaki iyileşme, o çakranın altında ve üstünde bulunan diğer çakralara da ulaşır. Şifa-cı, kristal terapi esnasında kendisinin ve kristallerin ilettiği enerji ile bir bütün olur. Kristal terapide uyum çok önemlidir. Şifacı, kullanılan kristaller ve şifa alan kişi aynı uyum içerisinde kalmaya özen göstermelidir. Şifacı, kristalleri komuta ederek şifa enerjisinin akışını sağlar ve bu akışı bilgelikle hizalandırır. Genel çakra temizliğini ve dengelemesini yapan şifacının özellikle çok tecrubeye sahip olması gerekir. Aksi halde şifa alan kişiye fazla enerji yüklenebilir ve çakraların dengesi istenildiği gibi sağlanamaz.

Çakraları arındırma ve dengeleme, bununla birlikte onların kendi aralarında ve tüm evren ile uyum içerisinde çalışmasını sağlamak için tek bir kristal veya birden fazla kristal birarada kullanılabilir. Kristallerle çalışan kişi, onlarla ile sürekli bir iletişim halindedir. Kristal terapisti, kristali programlama esnasında, o kristalin hangi noktalara yoğunlaşarak çalışacağını anlar. Kristal, bu esnada o bölgelere titreşimlerini daha çok yayarak kendini ifade eder. Bu sebeple, kristallerin hangi çakralar üzerinde çalıştığına dair genel bir sınıflandırılma yapılmıştır.Bu sınıflandırılmaya uygun olarak, belli çakralar üzerinde etki eden kristal çeşitleri şöyledir;

1.Kök Çakrası: Manyetit, Lal Taşı ( Garnet ), Fluorit, Ateş Opali, Kehribar ( Amber ), Pirit, Yakut, Dumalı Kuvars, Kaplangözü

2.Alt-karın Çakrası: Malakit, Ateş Opali, Krizopras, Aventurin, Kehribar ( Amber ), Dumanlı Kuvars, Kaplangözü, Siyah Turmalin, Kalsit, Kalsedon

3.Göbek ( Güneş-sinirağı ) Çakrası: Malakit, Aytaşı, Yeşil Akik, Pembe Turmalin, Siyah Turmalin, Kırmızı Mercan, Sitrin, Krizopras, Kalsedon, Azurit, Aventurin, Peridot ( Zebercet taşı ), Dumanlı Kuvars, Kaplangözü

4.Kalp Çakrası: Malakit, Yeşim, Zümrüt, Rosen ( Pembe Kuvars ), Krizokol, Kalsit, Aventurin, Akuamarin, İnci, Peridot, Yakut, Turkuaz, Pembe Turmalin

5.Boğaz Çakrası: Lapis Lazuli, Krizokol, Mavi Dantelli Agat, Akuamarin, Ametist, Turkuaz,
Aytaşı, Fluorit

6.Alın ( 3. göz, kalp gözü, Ajna ) Çakrası: Moldavit, Aytaşı, Lapis Lazuli,, Labradorit, Fluorit, Yeşim, Zümrüt, Elmas, Sitrin, Ametist, İnci, Safir, Sodalit, Sugilit, Topaz, Turmalin, Turkuaz

7.Tepe ( Taç ) Çakrasi: Moldavit, Labradorit, Fluorit, Elmas, Ametist, Safir, Sugilit, Topaz


Kristal Kuvars ve Rutilli Kuvars bütün çakralara çalışırlar. Görüldüğü üzere bir kristal, birden fazla çakra ile etkileşime girebilir. Bu tamamen, o kristalin yaydığı enerji ile doğru orantılıdır.

Kristaller, kendi bilinçlerini insanoğluna hizmet etmek için sunarlar. İnsan ile kristal arasındaki ilişki, bilgi alişverişidir. Maalesef, insanoğlu kendi mükemmelliğini ve sahip olduğu potansiyellerini unutarak egodan beslenmeye devam ediyor. İnsana kim olduğunu, gene kendine hatırlatmak amacıyla saf kristaller, masum enerjilerini ortaya koymuşlardır. İnsan, kendi özgür iradesine sahiptir. Böylece seçim yapma gücünü elinde tutar. Kristaller ise sizden uzak değil, yanıbaşınızdadırlar. Seçiminizi kristallerden yana kullandığınızda, kendinizden başlayan bir değişim sürecine girersiniz.

Bu değişime, hem kendi üzerimde hem de öğrencilerimde ve yakın çevremde tanık olmak, benim için çok keyifli oluyor. Seçim sizindir. Net bir değişim istiyorsanız, vaktinizi kristallerle daha çok geçirebilirsiniz. İlerleyen zaman eşliğinde, varlığınızı tüm kristallere açarak değişimi ve değişen kendinizi yakalamanızı diliyorum.

Sevgiyle kalın,


Meryem Ebru SEZEN
Jeoloji Mühendisi
Usui Reiki Ustası/ Öğretmen


NEDEN KRİSTALLERİ KULLANMALIYIZ ?


Bu gezegende varolan herşey birbiriyle bağlantılıdır. Onları yok varsaydığınızda kendinizi ayırmış olursunuz. Ayrılık hissi ise karmaşayı beraberinde getirir. Halbuki, herşey birbirine hizmet etmek için varolmuştur. Kristaller de insanoğluna ve Dünya-Galaksiler düzenine hizmet ediyorlar. Kristallerin insanlar üzerindeki olumlu ve geliştirici etkisi kabul edilmelidir. Evet, Yaratan ile kurulan bağ çok güçlüdür ve arada başka birşeye gerek yoktur. Fakat aklınızı bir kenara atamazsınız. Aklı veren de O' dur. Yaran kanadığında, yarabandını yapıştırırsın. Bu çok basittir ve yarabandı bunun için vardır. Yarabandını kanama dursun diye yapıştırırken iyileşmeyi Yaradan' dan dilersiniz. İlahi ilhamı O' ndan alırsınız. O ise içinizdedir. İçinizde ne yaşıyorsanız ve hangi durumdaysanız, dışarda olanı ancak o kadar yorumlayabilirsiniz. Yaratan, insanoğluna aklını bir kenara atsın ve yok farzetsin diye değil kullansın ve geliştirsin diye vermiştir. Yaşarken yara bantlarınız sizin aletlerinizdir, amacınız değildir. Bunu iyi ayırt etmek gereklidir. İnsanlığa hizmet eden kristalleri ise özünüzden gelen ilhamı, aklınızın gücü ile birleştirerek kullanabilirsiniz. Çünkü aklınız, sizin şimdiye kadar fiziksel, duygusal ve ruhsal olarak ne kadar deforme olduğunuzu tespit ederek sinyalleri yakalar. İçinizden gelen özünüzün sesi ise iyileşmeniz gerektiğini ve kendinizi iyileştirebileceğinizi söyler. Öz ile akıl birleşerek ihtiyacınız olana sizi yönlendirir. Kristaller de buna dahildir.

İçinde oturduğunuz eviniz, bindiğiniz arabalar, üzerinde yürüdüğünüz kaldırımlardan tutun da içtiğiniz ilaçlara kadar herşeyin kaynağı doğadır. Doğadan çıkarılan maddeler, insan eliyle yapaylaştırılarak size sunulur. Yani şehir düzeninde sahip olunanlar doğanın yapay şeklidir.Ve sizlerde içinde yaşadığınız doğanın bir parçasısınız. Bununla beraber insan bilinci daha gelişmiştir ve insan, üstün bir varlıktır. Kristallerde ise bilinç daha farklı çalışır. Şifa amaçlı kullanılan kristaller tamamen doğadan çıktığı haliyle bulunurlar. İnsanda olduğu gibi kristallerde değerler, yargılamalar, hükümler, duygular yoktur. Onlar sadece varoluşa hizmet etmek için doğada yer alırlar ve hizmet ederken sorgulamazlar. Bu sebeple kristaller, insanların niyet enerjisiyle aktif hale gelirler. Komuta edilebilirler. Sorgulamadan sizin ihtiyacınız olan enerjiyi size çekerler. Siz, ancak kendinizi sorgulayabilirsiniz. Kendi niyetlerinizden sorumlusunuz. Niyetlerinize bağlı olarakta ya karmalar üretmeye devam edersiniz ya da sizi takip eden karma bağınızdan kurtulmak için kristalleri kullanırsınız.

Kaldı ki hastalıklarınıza sebep olan ve sizi boğan, yaşamdan koparan düşüncelerden kristallerin enerji desteğiyle arınabilirsiniz. Düşüncelerinizi ayırt etme farkındalığına kristallerin enerjisinden faydalanarak sahip olursunuz. Fakat insan öyle bir varlıktır ki kendi geliştirdiği, beslediği gurur ve kibir ile hiçbirşeye ihtiyacı olmadığını söyleyebilir. Halbuki içinde yaşadığımız düzende gurur ve kibir yer almaz. Kimse sizin gururunuza ya da kibirinize göre hareket etmez. Siz düzen içinde fiziksel, zihinsel,duygusal ve ruhsal bedenlerinizle yer aldıkça öğrenirsiniz. Öğrenilen ise gururun ve kibirin, kendi engelleriniz olduğudur. Bunlarla beraber, faydalı olacak herşeyden sizi ayrı tuttuğunu farketmek için gene kendinize tekrarları yaşatırsınız. Yardıma ulaşmak için yardıma ihtiyacınız olduğunu ifade edebilmek gereklidir. Birbirine hizmet etmek demek yardım etmektir. Kişi, öncelikle kendi iç dünyasına artık yardım alması gerektiğini itiraf etmelidir.

Kristaller, kozmik enerjiyi size taşıyarak her türlü ifade ediş gücünüzü beslerler. İfade şekliniz, önce kendinize sonra tüm dünyaya kendinizi tanıtma biçiminizdir. Bilinçli olarak enerjinizi kristallerle çalışarak yükseltirseniz ifade ediş şeklinizi zenginleştirirsiniz. Kristallerle taşınan enerji tüm hücrelerinize yerleşir. Böylelikle illüzyonlardan kurtulmanızda ve yaşamda yer alma isteğinizi geliştirmenizde yardımcı olurlar. Unutmayın lütfen, yaşamınızı ancak devam ettirerek öğrenirsiniz. Hayatta kalma isteği, yaşama tutunmak içgüdüseldir. Bu dünyaya gelmişseniz yaşayarak öğrenmeyi kabul etmişsinizdir. Her anınızı duyularınız eşliğinde yaşayarak öğrenirsiniz. Yaşamdan koparak ve bu kopukluğu isteyerek ancak amacınızdan ayrı düşersiniz. Kendinizi geliştirmek için enerjiye gereksinim vardır. Deforme olan zihinsel, duygusal ve fiziksel bedenlerinizle bunu kısıtlı yapabilirsiniz. Kristaller ise iyileştirici kozmik enerjiyi tüm bedenlerinize aktararak gelişmenize yardımcı olurlar. Yaşam enerjisi ile dolarsınız. Yeni bir forma ve şekle sahip olursunuz.

Her anda değişimi yaşıyorsunuz. Her anınız yenidir. Eskide kalırsanız yeniyi farkedemezsiniz. Kendinize çektiğiniz enerji ise yeni olanı geliştirmek için kullanılmalıdır. Kristalleri, kendi enerji alanlarınıza dahil ederek kozmik enerjiyi kullanıyorsunuz ve büyük ölçüde saflaşıyorsunuz. Enerjiniz korunur ve içinizde kendinizi geliştirme isteğiniz giderek fazlalaşır. Yani iyileşmeye ve daha iyi, kaliteli yaşamaya başlıyorsunuz. Enerjiyi döndürebildiğinizi farketmenizde bunu gerçekleştirmenizde kristaller size yardımcıdır. İlahi özünüzün neşesine kavuşarak böylece değişim gerçekleşiyor. Bu sebeple kristaller çok değerlidir.

Kristalleri de bilinçli yani aklınız ve özünüz eşliğinde konuya hakim kullanmak önemlidir. Kristalini bir hevesle alıp, birkaç gün/hafta kullanan ve sonradan çekmecelere kaldıranlar, bir köşede unutanlar oluyor. Bu kişiler ise sonradan kristallerden bir fayda görmediklerini söylüyorlar. Buna şaşırmayın. Fayda görmedikleri doğrudur. Elbette fayda göremezler. Kişi, kendini teslim etmeli ve bu enerjiye kendini açabilmelidir. Bunun için değişim gönülden istenmelidir. Mutsuzlukta ancak mutluluktan yoksun ve sevgisiz ilerlenir. Kişi mutsuz ise yeterince sevmiyor, sevemiyor demektir. Bir insan eğer iyi bildiği mutsuzlukta güvenle kaldığını ve bütün acıları hakettiğini düşünürse kristaller dahil evrende varolan hiçbirşeyden yardım alamaz. İyi duygular istenmelidir. Kendini iyileştirme isteği ise cesaretle alınmalıdır. Özendirilebilirsiniz. Teşvik edilebilirsiniz. Fakat harekete geçen sizsiniz. Bunu hatırlayarak kristallerden faydalanmanızı ve cesaretinizi kristallerin enerjisiyle birleştirmenizi diliyorum.

Sevgilerle,

Meryem Ebru SEZEN - Sophia

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KRİSTAL TERAPİ İLE ÇAKRALARA GELEN ŞİFA, DNA bantlarında biriken bilgi, reiki, jeoloji, meryem ebru sezen

Jeolojik zamanlar



HADEAN

(4.600 - 4.000 milyon yıl)

Yerküremizin oluşumu ve kimyasal evrim süreci

Dünyanın güneş sistemi içinde bir gezegen olarak oluştuğu zamandan, Arkeen'e kadar geçen yaklaşık 600 milyon yıllık bir zaman dilimidir. Hadean'ın ilk zamanlarında yaklaşık Mars boyutlarında bir gök cisminin Dünya ile çarpışması sonucu kopan parçaların Ay'ı oluşturduğu düşünülmektedir.

Hadean sırasında ilk atmosfer ve okyanuslar oluşmuştur. Bu dönemde yeryuvarı çok sayıda meteor düşmesine hedef olmaktaydı ve volkanik etkinlik çok yüksekti. Dünyamız, volkanların püskürttüğü metan, amonyak, su buharı, hidrojen sülfür, karbon mono ve dioksit, azot, fosfor ve kükürt gibi gazlardan oluşan ilkel ve bugünkü canlılar için zehirli bir atmosferle çevriliydi. Henüz ozon tabakası oluşmadığından güneşin mor ötesi ışınları yeryüzüne kolaylıkla ulaşıyordu. Maddelerin yüksek enerji altında sentezlenmesi sonucu yeni moleküller oluştu ve okyanusların korunaklı yerlerinde birikti. Bu şekilde başlayan ve uzun süre devam eden kimyasal evrim süreci ile moleküllerden bir kısmı değişime uğradı ve canlılığın temel maddesi olan DNA ve RNA molekülleri haline geldi.

Hadean döneminde dünya coğrafyasına ilkel okyanuslar hakimdi. Bunların üzerinde bugünkü volkanik Japon adalarına benzeyen irili ufaklı ve kısa ömürlü bir çok kara parçası bulunuyordu.

ARKEEN

(4.000 - 2.500 milyon yıl)

Biyolojik evrimin başlangıcı ve ilkel oksijensiz yaşam

Bu devirdeki ilk okyanuslarda oksijen yoktu. Daha önceki devirde oluşan DNA molekülleri, canlılığın çeşitlenmesinde "protein sentezinin denetlenmesi" gibi önemli bir rol üstlendi. Böylelikle, yaklaşık 4 milyar yıl önce "bir gen + bir enzim" şeklinde kendi eşitini yapabilen ilk canlı moleküller meydana geldi. Bu ilk hücreydi ve biyolojik evrim süreci başlamış oluyordu.

Oksijensiz solunum yapabilen ilk canlılar (protobiyota) çevrelerinde birikmiş besin maddelerini kullanarak kendi enerjilerini ürettiler. İlkel hücrelerin çekirdekleri, hücre zarları ve özelleşmiş aygıtları (organelleri) yoktu. Hücre proteinden yapılmış bir zar ile çevriliydi ve içinde genetik kodun bulunduğu DNA zinciri (kromozom) yer alıyordu.

Prokaryotik bakteriler adı verilen bu canlılar, yaklaşık 3.3 milyar yıl önce güneş enerjisini kullanarak "fotosentez yapma" özelliği kazandılar. Fotosentez yapabilen yeni tip bakteriler (siyanobakteriler), o zamana kadar oksijensiz olan okyanuslara oksijen aktarmaya başladılar. Bu bakterilerin oluşturduğu jeolojik yapılar "stromatolitler" olarak bilinir.

Arkeen sırasında dünya coğrafyasına yine denizler ve ufak kara parçaları egemendi. Ancak, yaklaşık 3.5 - 3 milyar yıl önce bu levhacıklar konveksiyon akımları nedeniyle süratle çarpışarak birbirine eklendi ve yeryuvarının ilk kıtaları oluşmaya başladı.

PROTEROZOYİK

(2.500 - 545 milyon yıl)

İlkel tek hücreden karmaşık çok hücrelilere

Oksijenli atmosferin oluşumu
Bakterilerin yaygınlaşması
Çekirdekli hücrelerin (ökaryotların) gelişmesi
Çok hücreli Ediakara topluluklarının oluşması

Yaklaşık 2.5 milyar yıldan itibaren oksijen erimiş halde okyanuslarda ve serbest halde atmosferde giderek daha da zenginleşti. Atmosferde serbest oksijenin artmasıyla daha iyi fotosentez yapabilen ilk kalkerli mavi - yeşil su yosunları (siyanofitler) tropikal denizlerin sığlıklarında yaşamaya başladı.

Bu dönemde görülen en önemli olaylardan biri de hücre zarının oluşmasıdır. Hücre zarının oluşması hücre evriminde önemli gelişmelere neden oldu. Bu zar hem hücreyi, hem de genetik materyali dış etkenlerden daha iyi korudu. Özel yapısı nedeniyle bir çok molekül içeriye giremedi. İçeriye girebilenler de hücre içindeki özel organelleri meydana getirdi. Bu olay, yaşam sürecindeki ilk "doğal seçilim" di.

Böylece, yaklaşık 1.5 milyar yıl önce ilk çekirdekli hücrelere sahip bakteriler (ökaryotlar) dünya hayatına katıldı. Oksijenin giderek artmasıyla canlanan yaşam, günümüzden 700 milyon yıl önce ilk kez çok hücreli canlıların ortaya çıkmasıyla daha da çeşitlendi. "Ediakara topluluğu" olarak bilinen ilk çok hücreliler yumuşak bir gövdeye sahip kabuksuz denizel organizmalardı. Bu hayvan topluluğunda süngerler ve denizanaları gibi bugün bilinen bazı üyelerin yanı sıra, günümüzde hiçbir dalla ilgisi olmayan canlılar da yaşamışlardı.

Proterozoyik sırasında devam eden kıtasal hareketlerle dev boyutlu kıta "Rodinia" oluşmuştur. Dönemin başlangıcında yeryuvarı en büyük buzul çağlarını yaşamıştır. "Kartopu Dünya" olarak da adlandırılan bu buzul çağlarında yeryüzü birkaç kilometre kalınlığında buz tabakaları ile kaplanmıştır.


PALEOZOYİK (1. zaman)

KAMBRİYEN

(545- 495 milyon yıl)

Kambriyen patlaması

Hayvanlar aleminin hızlı evrimi ve çeşitlenmesi
Kabuklu canlılara ilişkin ilk örnekler
Bilinen hayvan şubelerinin bir çoğunun ortaya çıkması ve çeşitlenmesi

Kambriyen yeryüzündeki yaşam için bir dönüm noktası ve yeryüzündeki yaşamın bir daha asla tekrarlanmayacak şekilde hızla evrimleşip çeşitlendiği bir devir olmuştur. Devrin başında en yaşlı kalkerli algler görüldü. Yine ilk graptolitler bu devirde görüldü.

Tüm tartışmalara karşın "Kambriyen Patlaması" olarak adlandırılan ve bu süreçte, sadece 25 milyon yıl içinde bugün bilinen hayvan şubelerinin neredeyse hemen hepsi ortaya çıkmış ve hızla evrimleşmişlerdir. Bunlar kolsu ayaklılar, salyangozlar, midyeler, kafadan ayaklılar, deniz kestaneleri ve mercanlar gibi hayvanların ataları olan ilk kabuklu omurgasızlardı.. Kambriyen devrinin en karakteristik canlısı 1. zamanın sonunda soyu tükenmiş olan Trilobitlerdi.

Kambriyen'in sonunda ilk defa yarı omurgalı canlılar karalardaki ufak su birikintilerinde yaşamaya başladı.

ORDOVİSİYEN

(495 - 440 milyon yıl)

Tatlı sulardaki ilk omurgalılar

İlk çenesiz balıklar
Zırhlı balıklar
Denizlerde yaşayan omurgasız hayvanların çeşitlenmesi
Bitkilerin ve eklembacaklıların karaya çıkışı


Bu devirde denizlerde yaşayan omurgasız hayvanlarda büyük çeşitlenmeler görüldü. Göllerdeki omurgalı hayat, çenesiz balıklar ile yavaş yavaş çeşitlenmeye başladı. İlk kez bu zamanda gövdelerinin büyük bir kısmı kemik levhalarla kaplı, yassı şekilli zırhlı balıklar ortaya çıktı. Dış iskeletli (kavkılı) deniz hayvanlarına ait aile sayısı Kambriyen sonunda 150 iken, Ordovisiyen'deki uyumsal açılımın ardından 400'e çıktı. Bu devirde görülen yeni gruplardan bazıları; midyeler, yosun hayvancıkları, stromatoporoidler, mercanlar, deniz laleleri, deniz kestaneleri ve deniz yıldızlarıdır. Ayrıca articulat (eklemli) dallıbacaklılar bu devirde sayıca ve çeşitlikçe patlama yaşadı. Bunlardan en yaygını 70 cm'lik dev deniz akrepleriydi.

Ordovisiyen'in en göze çarpan olayı, çok hücreli yaşamın denizlerden karalara göçüdür.


SİLÜRİYEN

(440-410 milyon yıl)


Karalardaki ilk canlılar: Bitkiler ve böcekler

Çenesiz balıkların yayılması, tatlı su balıklarının ve ilk çeneli balıkların evrimi;
Ökaryot (çekirdekli) yaşamın karaya kalıcı olarak yerleşmesi;
Örümcekler, böcekler, kırkayaklar ve akrabaları ile ilk damarlı bitkilerin görülmesi.

Silüriyen'de sıcaklığın artması nedeniyle Gondwana kıtasını kaplayan buzullar erimiş ve denizler alçak kara alanlarına ilerleyerek sığ denizler oluşturmuştu. Yok oluşun ardından boşalan yaşam alanları hızla çeşitlenip yayılan canlılarca işgal edildi.

Silüriyen'in en başarılı grubu denizlerde hızla çeşitlenen omurgalılardan çenesiz balıklardı. Çenesiz balıklardan bazıları tatlı sulara da uyum sağlamışlardı. İlk çeneli balıklar tatlı sularda ortaya çıktı.

İlk damarlı bitkiler bu devirde görüldü

İlk kara hayvanlarından ortama uyum yetenekleri tartışılmaz olan eklembacaklılar bu devirde ilkin damarlı bitkilerle kaplı karalarda dolaşmaktaydı. Örümcekler, Akrepler, böcekler, kırkayaklar ve akrabaları bu ortamın sakinleriydi.


DEVONİYEN

(410-354 milyon yıl)

Çift yaşamlılar: Bir ayakları karada, bir ayakları denizde


Çenesiz ve çeneli balıklar çeşitlendi, ilk köpek balıkları ve ilk kemikli balıkların görünümü;

Omurgalılar ilk defa karaya çıkması ve ilk iki yaşamlıların (Amphibia) görülmesi;.

İlk ağaç ve ormanların görülmesi;
Tohumlu bitkilerin ilk görünümü;
Ammonitlerin ilk görünümü;

Silüriyen'de başlayan evrimsel eğilimler bu dönemde de devam etti. Denizlerde ilk kez ammonitler, kemikli balıklar ve köpekbalıkları görüldü.

İlk tohumlu bitkiler ve ağaçlarla birlikte ilk ormanlar da Devoniyen'in sonuna doğru evrim geçirdiler. Bunlardan en yaygını gelecekte Karbonifer ormanını oluşturacak olan kibrit otlarının evrimiydi.

Denizlerde yaygınlaşan omurgalılar karaya ilk adımlarını devrin sonunda atarak karalara ayak bastı. Bunlar atmosfer oksijeni ile kısa süreli de olsa solunum yapabilen ilk ciğerli balıklar (Dipnoi) ile çift yaşamlılardı (Yaşamlarının bir süresini suda bir süresini ise karada geçiren canlılar: Amphibia'lar). Bu gelişmeler omurgalıların sulardan karalara çıkışlarının ilk sürecini başlattı.


KARBONİFER

Dev boyutlu bitkiler - Kömür devri

(354-298 milyon yıl)

Bataklık ormanlarının ortaya çıkıp yaygınlaşması;
Amniyotik yumurtanın oluşumu : Sürüngenler ve ilk uçan böceklerin görülmesi;
Gondwana ile Lavrasya'nın çarpışması : Pangea kıtasının oluşması

Dünya kömür rezervlerinin büyük bir bölümü bu devire ait olduğundan, devire "karbon içeren" anlamında Karbonifer adı verilmiştir. Karbonifer tüm dünya karalarının ekvatoral düzlemde bir araya toplanmaya başladığı ve büyük bir bölümünün günümüz Amazon ormanlarına benzetilebilecek yağmur ve bataklık ormanlarıyla kaplı olduğu bir devirdi. Dev boyutlu bitki örtüsünün (eğrelti ve eğrelti benzeri bitkilerle, ilk tohumlu bitkiler) yanı sıra, dev boyutlu böcekler, kırkayaklar ve akrepler ve çeşitli iki yaşamlılar bu devrin önemli canlılarıydı. Karbonifer'in sonuna doğru, dev kıta Pangea'nın oluşması ve buzullar genişlemesi sonucunda deniz suları çekildi ve iklim kuraklaştı. Kuraklaşan iklimle birlikte bitkilerin ve ormanların yapısı da değişti ve yeni ortamda sürüngenler kendilerini yavaş yavaş göstermeye başladı.

Göllerde yaşayan balıkların çift yaşamlılara doğru evrim geçirmesi ve bunların karalarda yürüyebilme özelliği kazanmaları sonucu, sudan karaya geçiş hızlandı. Böylelikle ilk kez, kara koşullarına daha iyi uyum sağlamış olan ve hızlı hareket edebilen ilkel kertenkeleler ortaya çıktı. Bunların en önemli özellikleri, balıkları ve çift yaşmalıların aksine yumurtalarını karalara bırakmalarıydı.


PERMİYEN

(298-250 milyon yıl arası)

Memeli benzeri sürüngenler devri

Kurak karasal iklim ve Pangaea kıtası oluşumunun tamamlanması
Bataklık ormanlarının yok oluşu, açık tohumluların yaygınlaşması
Sürüngenlerin yükselişi
Büyük yok oluş

Permiyen'de gece-gündüz arasındaki sıcaklık farklılıkları aşırı uçlarda seyretmiş ve kurak ve karasal bir iklim yaşanmıştır. Denizlerin kıyı şeridi daralmış ve seviyesi düşen sularda, deniz canlılarının yaşama alanları gittikçe azaldı. Buna karşılık tek hücreli ve iri kabuklu fusulinler yarı tropikal denizlerde evrimlerinin doruk noktasına ulaştılar. Karbonifer'in çeşitli ve yaygın çift yaşamlılar faunası azalan sulak alanlarla birlikte geri çekilerek yerlerini sürüngenlere bıraktı.

Devrin sonuna doğru alt çene ve diş yapılarında memeli sınıfının karakterini içeren yeni tip sürüngenler görülmeye başladı. Böylece memelilerin ataları sürüngenler soyundan ayrılan bir kol ile evrimleşmeye başladı.

Bataklık ormanları Permiyen ortalarında kuraklığa dayanamayarak yok oldu. Buna karşılık çamgiller büyük ormanlar oluşturdu.

Permiyen sonundaki büyük yok oluş tüm türlerin %90-95'ini yok etti.

İLK KİTLESEL BİYOLOJİK YOKOLUŞ

1. zaman yaklaşık 295 milyon yıl sürdü. Zamanın sonuna kadar omurgalı sınıflardan balıklar, çift yaşamlılar ve sürüngenler hızla evrimleşti. !. zaman sırasındaki en önemli olay canlıların sulardan karalara çıkması ve buralada kendilerine yeni yaşam alanları bulmasıydı.Bu olay bitkiler - balıklar - çift yaşamlılar - sürüngenler arasındaki evrimsel ilişkilerle gerçekleşti. 1. zaman sonundaki ani iklimsel değişiklikler biyolojik toplu yok oluşlara neden olmuştur. Tüm türlerin % 90 - 95'i oradan kalktı. Böylece trilobitler, graptolitler, tablalı mercanlar, fusulinler gibi omurgasız canlılarla zırhlı balıklar ve ilkel sürüngenler gibi omurgalılar 2. zaman geçemedi.


MESOZOYİK (2. Zaman)

TRİYAS

(250 -203 milyon yıl)

Dinozorların ayak sesleri

Pangaea kıtası bir bütün halinde ve henüz parçalanmamış durumda
İklim karasal ve sert.

Büyük yok oluşum ardından denizlerde ve karalarda yaşamın yeniden çeşitlenip zenginleşmesi

İlk dinozorlar.

İlk memeliler ve pek çok yeni sürüngen grubunun görülmesi ve bunların farklı ekosistemlere yerleşmeleri.

İlk mercanların ve belemnitlerin görülmeleri

Triyas'ta, ilk toplu yok oluştan kurtulmayı başaran az sayıda ve çeşitlilikteki canlı grubu, uyumsal açılımla boşalan ekosistemlere yayılmışlardır. Bu devirde denizlerde yaşayan omurgasızlar büyük oranda modern biçimlerine kavuştu ve bitki yaşamında açık tohumluların ve özellikle kozalaklı bitkilerin baskınlığı arttı. Karasal ekosistemlerde omurgalıların baskınlığı devam etti. Sürüngenler süper kıtalar üzerinde ve okyanuslarda uygun iklim koşulları altında çok daha kolay evrimleşme olanağı buldular. İlk toplu yok oluştan kurtulabilen az sayıda sürüngenlerden terapsitler , çift yaşamlılardan Labyrinthodont ve Archosaurular çeşitlendi. Dinozorlar henüz çok çeşitli değildi. Devrin sonuna doğru ilk memeliler ve timsahlar görüldü.


JURA

(203 - 144 milyon yıl)

Dev sürüngenler devri

Pangaea kıtasının parçalanmaya başlaması.
Ekvatoral ve nemli olan iklim devir boyunca gittikçe yumuşaması
Dinozorlar karasal ekosistemlerin baskın omurgalı grubu olması
Denizlerde sürüngenler devri başlaması
Sürüngenler uçmaya başlaması
Belemnitler denizlerde yaygınlaşıp çeşitlenmesi
Bitkiler dünyasında "Sikatlar" yükselmesi
Kuşlar ilk defa görülmesi

Jura devri sırasında dinozorlar hızla evrimleşerek çeşitlenip dev boyutlara ulaştı. Jura başlarında Diplodocus ve Apatosaurus gibi dev sauropod dinozorlar çeşitlendi. Allosaurus ve Campsognathus gibi etçil Theropodlar sayıca bollaştı. Bilinen en büyük uçan omurgalı olan Pterosaurlar gökyüzünde egemen oldu; denizlerde yaşayan İhtiyozorlar, Plesiyozorlar ve dev boyutlu deniz timsahları yaygınlaştı.

Havada uçan dinozorlar zamanın sonuna doğru krallıklarını ilan etti. Böylece kuş benzeri dinozorlar yaygınlaşırken, Archeopteryx gibi dinozor benzeri ilkel kuşlar ortaya çıktı. Sürüngenlerden ayrılan bir kol üzerinden evrim geçirmeye başlayan bu ilk kuşlar hem dişli hem de tüylüydü. Bunlar iki sınıf arasında ara geçiş formları olup evrimi kanıtlayan en önemli örneklerden biridir.

İlk gerçek memeliler bu devirde gelişmeye ve çeşitlenmeye devam etti.

Jura'nın sonlarına doğru ilk çiçekli bitkiler ortaya çıktı.


KRETASE

(144 - 65 milyon yıl)

Dinozorların yükselişi ve hazin sonu


Dinozorların altın devri
Çiçekli bitkilerin yaygınlaşıp, baskın bitki grubu aşamasına yükselmesi.

Pangaea kıtasının parçalanması devam etmesi ve Lavrasya ve Gondwana kıtaları birbirlerinden tamamen ayrılması

Nemli tropikal iklim koşullarının devamı.

Kretase, pek çok yeni grubun görüldüğü ya da çeşitliliğini arttırdığı bir devir olup dinozorların altın çağıdır. Bilinen dinozorların, %40'ı Kretase'nin son 15 milyon yılında evrim geçirmişlerdir. Tyrannosaurus rex ve Triceratoplar gibi pek çok tanınmış dinozor bu devrin canlıları arasındaydı.

İhtiyozorlar ve Pterozorlar devrin sonuna doğru azaldı. Pek çoğunun soyu K/T (Kretase/Tersiyer) geçişi yok oluşundan önce tükendi. Sıcak kanlı kuşlar, hızla yüzebilen kemikli balıklar ve çiçekli bitkiler Kretase de başarılı gruplar arasındadır. Bu devirde sucul sürüngenlerin dev biçimleri olan Mosazorlar dikkat çekicidir.

İlk defa Kretase'de evrimleşen çiçekli bitkiler hızla yayılarak açık tohumluların yerlerini aldı. Çınar, kavak, söğüt, kestane, meşe ve defne gibi kapalı tohumlu çiçekli bitkiler evrimleşerk tüm karaları kapladı.

Keseli ve plasentalı (yavru gelişimini anne karnında tamamlar) memeli grupları Kretase sırasında evrim geçirmeye başladılar; fakat yaygınlaşmak için devrin sonunda gerçekleşecek büyük yok oluşu beklemek zorunda kaldılar.

Denizlerde sürüngenlerin ve balıkların egemenliğinin yanı sıra omurgasızlardan ammonitler ve rudistler evrimleşerek çeşitlenen önemli gruplardı.

Devrin sonunda bir meteor çarpması sonucu gerçekleştiği düşünülen büyük yok oluş, hem dinozorları ve hem de pek çok yaygın canlı grubunu ortadan kaldırdı.

İKİNCİ KİTLESEL BİYOLOJİK YOKOLUŞ

Yaklaşık 65 milyon yıl önce yerküre, korkunç bir meteor yağmuruna hedef oldu. Oluşan yoğun gaz ve toz bulutu güneşin yararlı etkilerini uzun süre kesti. Bu durum, iklimde büyük çapta değişikliklere yol açtı ve besin zinciri bozuldu. Bu büyük trajedi ile başta dinozorlar olmak üzere karalarda ve denizlerde canlıların bir çoğu yok oldu. Geriye kalan gruplar arasında en şanslıları memelilerdi. Bu büyük felaket memelilerin 3. zamanda gelişmesi ve evrimleşmesi için evrimsel olarak boş alanlar yarattı. Artık zafer memelilerindi.

SENOZOYİK (3. Zaman)

PALEOSEN

(65- 53 milyon yıl)

Memelilerin Zaferi

İkinci toplu yok oluşun ardından yeryüzünde her şey yeniden başladı. Yaşam tümüyle normal hale gelinceye kadar yaklaşık 10 milyon yıl geçmişti. Büyük felaketten keseli ve plasentalı memelilerin ilkel tipleri az bir kayıpla kurtulmuştu. Bunlar, dallanan evrim kollarıyla çeşitlenerek karaları işgal etmeye ve dinozorlardan boşalan evrimsel alanları hızla doldurmaya başladı. Bu devrede kıtaların birbirinden ayrı takımadalar biçimindeki konumu, memelilerin birbirinden etkilenmeden farklı evrimsel çizgilerde çeşitlenmelerine neden olmuştur. Günümüzün canlıları ile soyları tükenmiş pek çok grup; eteneli; keseli, tek delikli ve kuşlar bu devirde evrim geçirmeye başladı.

Denizlerde yeni tip omurgasızlar yaşama katıldı.

Sürüngenler ve kuşlar yeni gruplarla evrim yolculuklarına devam ettiler.

Paleosen süresince Dünya ölçeğinde deniz seviyesi düşük olup Kuzey Amerika, Afrika ve Avusturalya'nın iç bölgelerinde kuraklık yaşanmıştır.


EOSEN

(53 - 33.7 milyon yıl)

Memelilerin yükselişi ve günümüz yaşamının doğuşu


Bu devirde iklim genel olarak sıcak ve ılıman, mevsimler belirsiz, yağışlar oldukça bol ve deniz seviyesi yüksekti. Artık karalarda tümüyle memeliler egemendi. Etçiller, otçullar, keseli memeliler ile primatların (insan ve maymunların ataları ile birlikte ortak grubu) dahil olduğu plasentalı memeliler yaşamda yerlerini aldılar.

At, tapir, gergedan, fil, domuz, deve ve primatların dahil olduğu çağımızın memeli takımlarının çoğu ilk defa Erken Eosen'de 10 kg dan daha az hayvanlar olarak ortaya çıkmışlardı. Günümüzdeki biçimlere benzer olmasa da ilk yarasalar böcekçillerden farklanarak evrimleşti.

Bu devrede, kuzey Amerika ile Asya arasındaki Bering boğazı iklimsel değişiklikler nedeniyle bir çok hayvan grubu için kara köprüsü oldu. Böylece, çağımız toynaklılarının (atların) ataları Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Başlangıçta küçük boyutlu olan memelilerin bazıları devrenin sonuna doğru boyutlarını hızla artırarak dev boyutlara ulaştı.

Balina ve deniz inekleri gibi deniz memelileri ilk defa bu devrede evrim geçirmeye başladı. Balinalar Eosen devri içinde (Zeuglodan 20-25 m) büyük boyutlara ulaştı. Kazlar, ördekler, balıkçılar, baykuşlar ve şahinler ve benzeri ilk çağdaş kuşlar da ilk defa Eosen de görüldü.

Omurgasızlardan nummulitler ve yumuşakçalar (molluska) tropikal denizlerde gelişip çeşitlendiler.


OLİGOSEN

(33.7-23.8 milyon yıl)

İlk hortumlu memeliler

Oligosen'de iklimde belirgin bir soğuma gerçekleşti. Pek çok hayvan grubunun yaşadığı alanlar bu sıcaklık azalmasından etkilendi. Yaygın görüşe göre Himalaya dağ kuşağının yükselmeye başlaması iklimsel soğumaya neden olmuş ya da hızlandırdı. Soğumayla birlikte Antartika üzerinde buzullar oluşmaya başlıyarak, deniz seviyesinde düşüş görüldü ve bunun sonucunda da denizlerdeki plankton sayısı ve çeşitliliğinde düştü ve kıtalar kuraklaştı. Tropik ormanlar ekvator kuşağına çekilirken, yerlerini yaprağını döken ılıman iklim ormanlarına bırakmışlardı. Bu devrede çiçekli bitkilerin çağdaş biçimlerinin çoğu evrimleşip, yaygınlaşmıştı. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı "ot"lardı. Asya'nın kurak iç bölgelerinden başlayarak yayılan otlarla, ilk otlak alanlar oluştu.

Gelişmiş sindirim sistemine sahip ilk çift toynaklılar Oligosen'de evrim geçirdiler. Yeni sindirim sistemleri onlara lifli ve sindirimi zor otlarla beslenmede büyük avantaj sağladı.

Oligosen'nin en iri hayvanları tek toynaklılardı. Bu devrede yaşayan Orta Asyanın dev boynuzsuz gergedanı Paraceratherium (Baluchitherium) yaşamış en büyük karasal memeli bir hayvandı ve yüksekliği omuz hizasında 6 m, uzunluğu 8 m ve ağırlığı da 10 ton kadardı.

Afrika'da fillerin ataları ve gergedan benzeri hayvanlar boyutlarını geliştirmişlerdi. Kendine özgü keseli memeli faunasıyla Avusturalya'da memeli çeşitliliği arttı.Yırtıcı memeliler, atlar, gergedanlar, domuzlar, geyikler Oligosen'de çeşitlendi.


MİYOSEN

(23.8-5.3 milyon yıl)

Atların göçü ve egemenliği


Miyosen göreceli olarak ılıman bir devredir. Devre boyunca kuraklık ve devre sonlarında ise soğuma gerçekleşti.

Miyosen'in en önemli biyolojik değişimi; ormanların azalmasıyla çöl, otlak alanlar ve tundra gibi açık yaşam sistemlerinin kurulmasıydı. Bu durum ılıman iklim kuşağında yeni bir çeşitlenmeye ve hayvansal yaşamda pek çok morfolojik farklılaşmaya neden olmuştu. Özellikle kuşlar ve memelilerde yeni türlerin ortaya çıkmasına olanak sağlamış ve memeli çeşitliliğini zirveye ulaştırmıştı. Böylelikle geyikler, rakunlar, gelincikler, zürafalar ve sırtlanlar soylarından farklı türler geliştirmişlerdi.

Kıtalar arasındaki su engellerinin zaman zaman kalkmasıyla; Avrupa-Asya-Afrika, Asya-Kuzey Amerika arasında hayvansal göçler yaşandı. Denizlerde balinalar ve deniz inekleri evrim geçirmeye devam ettiler; hem tek hem de çift toynaklı hayvanlar hızlı bir farklanma evresi yaşamışlardı. Bu devrede üç parmaklı atlar, develer, değişik özellikte gergedanlar, dört savunma dişli filler (Gomphotheridae) ve insansılar (Anthropoidler) yaygınlaşmışlardı. Orta Asya'dan Anadolu'ya, kuzey Afrika'ya ve Avrupa'ya doğru günümüz atına çok benzeyen Hipparion'lar göç etti.


PLİYOSEN

(5.3-1.8 milyon yıl )

Hominidlerin (İnsan soyunun) evrimi

Pliyosen boyunca küresel soğuma eğilimi devam etmiş ve kutup buzulları alanlarını genişletmiştir. Yerküre Pliyosen'in sonuna doğru buzul çağlarına girmiş; yarı tropikal bölgeler Ekvatora doğru geriledi. Buzul alanlarının artması deniz seviyesinin düşmesine ve bunun sonucunda da Kuzey-Güney Amerika ile Amerika-Asya arasında karasal bağların kurulmasına neden oldu.

Pliyosen faunası Miyosen'den çok farklı değildi. Günümüz memelilerinin tüm takım ve aileleri evrimlerine devam ettiler. At, gergedan, fil, tapir ve develerin soyları azalırken, kemirgenler, özellikle yer sincapların sayıları arttı. Tek toynaklı atlar ilk defa bu devirde evrimleşti. Kılıç dişli kaplanlar, köpekler, gelincikler Miyosen'in önde gelen yırtıcı hayvanları olmuştu. Hominidlerin (insanların) evrimi bu devrenin en önemli olayları arasındadır. Afrika'da savanların ve açık alanların yaygınlaşması Hominidlerin bu alanlara hızla yayılmasına neden oldu.


PLEYİSTOSEN

(1.8 - 0.01 milyon yıl)
Buzul çağları

Pleyistosen insan türlerinin evrim geçirdiği bir devredir. İnsan alet yapmaya ve ateşi kullanmaya bu devrede başladı.

Pleyistosen'de buzul çağlar ile bunları bölen ılıman hatta tropik dönemler de yaşandı. Buzul dönemlerde buzullar ılıman kuşağa doğru ilerleyerek zaman zaman karaların yüzde otuzunu kapladı; buna bağlı olarak deniz seviyeleri düştü ve kıtalar arasında karasal bağlantılar oluştu. Bu durum hayvan ve insan türlerinin göçlerine olanak sağladı.

Pleyistosen'deki yaşam günümüze çok benzemekteydi. Bugün yaşayan pek çok kozalaklı, çiçekli bitki, böcek, yumuşakça kuş ve memeli cinsi-türü bu devrede de yaşamıştı. Ancak bu hayvanların yeryüzündeki yaşam alanları, günümüzden oldukça farklıydı. Fillerin ve su aygırlarının Pleyistosen temsilcileri Londra'nın bulunduğu enleme kadar yayılmışlardı. Ayrıca Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da; kılıç dişli kaplanlar, mamutlar, kürklü gergedanlar, geniş boynuzlu bizonlar, mastodonlar, kurtlar ve develer yaşamaktaydı.

Pleyistosen sonunda buzul çağları sona ermiş; iklim ılımanlaşmış ve denizler hemen hemen günümüzün seviyesine ulaşmıştır.

Pleyistosen sonunda gerçekleşen yok oluşla birçok hayvan türünün soyu tükenmiştir. Bazı bilim adamlarınca bunun nedeni olarak avcılık yapan insanlar gösterilmektedir. Ayrıca insanların taşıdığı bir virüsün de tüm bu türleri yok etmiş olabileceği düşünülmektedir.


HOLOSEN

(0.01 milyon yıl - Günümüz )

Dünyamız nereye koşuyor?

Gerçek bir jeolojik devre değildir.
Pleyistosen'de yaşanan son buzul çağının sona ermesiyle başlayan devre yaklaşık 10 bin yıl öncesinden başlayan ve günümüze ulaşan bir zaman dilimini ifade etmektedir.

Buzul çağları arasında daha sıcak bir buzul arası dönemi ifade eden Holosen, insanlığın tüm kayıtlı tarihini ve uygarlığını içerir. Bu devrede insanlar yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçerek pek çok uygarlık kurmuşlar ve doğayı ciddi olarak etkileyip değiştirmişlerdir.

Meryem Ebru Sezen

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Jeolojik zamanlar, spirituel, Yerküremizin oluşumu ve kimyasal evrim süreci

Uçma Odası :))



Odada uçuş kaçış bir şey.. :D   Nasa yakında sirk olucak ,araştırmaları bir zaman  sonra bizi maymun etmek için kullanılıyor..:)  O gezegen bu gezegen derken koskoca  evren maymun olmuş, biz olsak çok mu? :))

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Nasa, uçuş videosu, ilginç videolar, manyak videolar, teknik videolar, uçma odası

DOĞUM SAATİNİZİN ÖNEMİ



Zaman dilimleri genellikle Greenwich Ortalama Zamanı’na göre kaç saat fark ettikleri ile tanımlanır. İngiltere’de bulunan Greenwich 0 boylamı olarak tanımlanmıştır ve bu yüzden diğer zaman dilimlerinin başlangıç noktası olarak kabul edilir. Hesaplamalarda çok önemli bir yer tutmaktadır. Astrolojik hesaplamalarda da doğduğunuz yerin uzaydaki bir nokta olarak önemi çok büyüktür. Aynı batından doğan ikiz bebeklerimiz bile, dünyanın dönüş hızı ve horoskopa iz bırakan tüm gezegen, yıldız ya da sabit yıldızlara yaptığı olağanüstü değişim açıları nedeni ile asla aynı yapıyı gösteremezler.


Bu konuda pek çok kişinin aklı karışmaktadır. Oysa dünya üzerinde hiçbir canlı, aynı yer ve konumu uzayda bir kez daha elde edemeyecektir. Bir an ve yerin birlikte işgali, zamanda sadece tek bir noktada gerçekleşebildiği için yalnızca tek bir kişiye özeldir.

Dünya kendi etrafında ve Güneş etrafında döner. Güneş sistemi de kendine ait hızı ile kendi etrafında dönmekte ve evrende de sürekli yer değiştirmektedir. Diğer tüm değişkenleri de hesaba katarsanız, insan sayısı kadar farklı kişilik, burç yapıları ve sonuçlar elde edeceğinizi görürsünüz.

Astrolojinin gerçekliği, bu anlamda Astronomik veriler ile kaynaştığında olağanüstü sonuçlar ile kendini göstermektedir.

Doğum yapacak bir annenin batınını uzayda ve dünyada merkez noktası olarak ele alırsanız, dünyanın hızını da hesaba katarak, yukarıda bahsedilen büyük devinimin büyük açı değişikliklerine sebebiyet verdiğini ve annenin aslında uzayda sürekli yer değiştirdiğini görürsünüz.


Burada dünyanın hızı konusuna yakından bakmak gereklidir. Dünyanın çevresi 40.000 km’dir. Bu büyüklük, kendi etrafındaki dönüşünü 24 saatte tamamlamaktadır.

Buradan yola çıkarak; 40.000 km / 24 saat = 1666.66... km/saat şeklinde bir hesap yaparsak, Dünya’nın dakikada 28 km’lik yol aldığını görürüz.

Böylece annemiz ameliyathanede iken, aslında dünyanın hareketi ile uzayda, 1 dakika içinde 28 km yer değiştirmiş olur. Bu 1 dakikalık süre sonrası doğacak ikinci bebek de, aslında, kardeşinden uzayda yaklaşık 28 km uzağında doğmuş olacaktır.

Dünya’nın ne kadar ciddi yer değişimleri gerçekleştirdiğini iyice net bir hale getirmek için, Güneş etrafındaki hareketine de değinmek gereklidir.


Dünya, Güneş çevresinde saatte 107.200 km’lik bir hızla ilerlemektedir.

1 dakikalık fark ile doğan ikizler örneğinden devam edecek olursak; ilk doğan bebeğin, ikinci doğan bebeğe göre, uzayda 1783 km geride kalan bir noktada dünyaya gelmiş olduğu sonucuna ulaşırız.

Ameliyathane, dünya üzerinde sabit kalmışsa da, 1 dakika içinde uzaydaki yerini Güneş çevresinde yaklaşık 1780 km, Dünya etrafında da 28 km değiştirmiştir.

Az önce gözardı ettiğimiz gerçeklikleri de işin içine katar ve dünyanın Güneş çevresindeki hareketini ve diğer gök cisimlerine göre gerçekleştirdiği ilerlemeyi, tüm gök cisimlerinin de benzeri şekilde haraket ettiğini konuya dahil edersek, tüm öğelerin hareket halinde olduğu, son derece karmaşık bir sürekli devinim olgusu ile karşı karşıya kalırız.

Dünyanın sadece kendi etrafındaki ve Güneş etrafındaki dönüşlerinin meydana getirdiği devinim, Dünya’nın açı yaptığı tüm noktalar sabit olarak kabul edilse bile, bu noktalardan bakıldığında Dünya’nın her dakika içinde ciddi biçimde kaymakta olduğunu görmemizi sağlar.

Bu duruma bir de sabit noktaların aslında sabit olmadığını, yani kendi hareket hızlarının da olduğunu eklersek, Dünya’nın diğer cisimlere göre yer değişiklikleri, gökyüzü haritalarını çok hızlı biçimde değiştirmektedir.


Horoskoplarımızdaki tüm gezegen ve yıldız ilişkilerinin birbirlerine çok uzak olan mesafelerini de hesaba katarsak, iki ayrı bebeğin 1 dakikalık farkla doğumunun bile, birbirinden çok büyük ölçüde ayrılan, farklı açılar içeren iki doğum haritası meydana getireceği görülür.

Yukarıdaki bilgilere tekrar kısaca baktığımızda, bir ameliyathane masasında 2 bebeğini 1 dakika fark ile doğuran bir annenin, onu izleyen babanın ya da yakınların ve ona destek olan tüm doktorların dünya üzerinde durdukları yerin değişmediği doğrudur. Fakat Astrolojik sonuçları veren tüm açısal etkilerin kaynakları olan gezegenlere göre Dünya, çok kısa zamanda son derece büyük mesafeler kat etmektedir.

Dünya’nın bu kadar hızlı yer değiştirmesi, buna bağlı olarak da doğum saatinin kesinlik ile bilinerek kişinin doğduğu konumun bulunması, Astroloji için neden bu kadar büyük bir önem taşımaktadır?

Dünya’nın hareketinin bu derece önemli olmasının, bunun yanında uzaydaki hareketin de bu yazıda Dünya üzerinden anlatılmasının nedenlerinden biri, Astroloji’de jeosantrik, yani Dünya’nın merkezde olduğu, Güneş ve diğer gezegenlerin Dünya’nın etrafında döndüğünü öne süren modelin kullanılmasıdır. Buradaki amaç, jeosantrik modelin geçerli olduğunu iddia etmek değil, kendi gezegenimizin ve diğer gezegenlerin Güneş etrafındaki yer değişimlerini Dünya bazlı olarak analiz edebilmektir. Bu sayede Dünya üzerindeki etkiler, sonu gelmez çevirme ve dönüştürmelere gerek kalmadan görülebilir.

Asıl neden ise, Astroloji’nin, sanıldığı gibi aynı 30 günlük zaman diliminde doğan, yani aynı burçtan olan insanların birbiriyle aynı olduğu varsayımı üzerine kurulmuş bir bilim olmamasıdır. Eğer yorumlar, sadece kişinin hangi burçtan olduğu üzerine yapılsaydı, doğum saatinizdeki dakikalık, hatta saatlik sapmalar bir tarafa, yerine göre 30 günlük sapmalar bile önemsiz hale gelirdi.
Doğum anında Güneş’in içinde bulunduğu burç, yani kişinin mensup olduğu Öz Burç, kişiyi sadece ana hatları ile tanımlar. Kişinin, burcunun özelliklerinin tümünü taşıması da gerekmez. Genellikle cinselliğe düşkün olarak bilinen Akrepler’in tümü çapkın olmadığı gibi, konuşkanlıklarıyla tanınan İkizler’in iletişim güçlüğü çekmesi veya duygusallıkları ve kolayca kırılmalarıyla ünlenmiş Balıklar’ın nispeten sert karakterli olması hiç de şaşırtıcı durumlar değildir.
İşte burçların, sadece silik olarak yapılmasını mümkün kıldığı kişilik ve gelecek yorumlarını belirginleştiren ve kesinleştiren, doğum saatinin tam olarak bilinmesi yoluyla bulunan, doğum anında kişinin evrende işgal ettiği konuma göre değerlendirilen gezegen dizilimleridir.

Doğum esnasında Dünya’nın da aralarına dahil olduğu gök cisimlerinin birbirlerine yaptığı açılar, birbirleriyle uyumlulukları veya uyumsuzlukları, hangi burçlarda ve hangi Astrolojik evlerde bulundukları, bulundukları burçları meydana getiren yıldızlar ve Güneş sistemindeki asteroid kuşaklarıyla ilişkileri ve daha birçok değişken, Astroloji’nin yorumlarında kullandığı esas elemanlardır.

Bu yüzden doğru doğum haritasının çıkarılması, sadece ve sadece doğru doğum saatinin bilinmesi ile sağlanabilir.

Saatteki sapmalar, size tamamen farklı gezegen yerleşimlerinin oluşturduğu bir doğum haritası vereceğinden, Astrolojik analizi sağlıksız kılacaktır. Doğum saatinizi sadece yuvarlak tam saat değeriyle biliyorsanız, doğduğunuz noktanın, uzayda 1666 km’ye kadar varan bir mesafe sapması ile hesaplanacağını, hatalı olarak aslında doğduğunuz yerden uzayda 1666 km daha uzakta bir yer edinebileceğinizi aklınızdan çıkartmamalısınız. Bu da doğal olarak, Astrolojik yorumların gerçekten doğduğunuz noktaya göre yapılamayacak olmasından dolayı, sizin değil, gerçekten o noktada doğan kişinin önündeki olasılıkları ve etkileri hesaplayacaktır.

Yine de, doğum saatlerinde 4 dakikalık sapma, kabul edilebilir bir olgudur. Çünkü bu 4 dakikada, 360 derecelik dairesel bir gökyüzü haritası olan horoskopta 1 derecelik hareket meydana gelmektedir. Astrolojik gezegen konumları da derece bazlı olarak değerlendirilmektedir.

Kısaca, 4 dakikalık sapma olsa bile, aynı derece içerisinde kalınacağından, yorumlar isabetli olmaya devam edecektir. Ek olarak, kesin doğum saatiniz, uzman bir astrolog tarafından kişilik özellikleriniz, eğitim durumunuz, branşınız ve geçmişinizde yaşamış olduğunuz etkiler gibi değişkenler kullanılarak tespit de edilebilmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Astroloji, Greenwich Ortalama Zamanı, doğru doğum haritasının çıkarılması, DOĞUM SAATİNİZİN ÖNEMİ

2012 Dünyanın Sonu mu?

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : 2012 Dünyanın Sonu mu, Marduk gezegeni, astronomi bilimi , Mayalar, satürn

Burçlarımız Doğru mu?



Gökbilimciler, yüzyıllardır kullanılan sistemin hatalı olabileceğini ve her gün gazetede okuduğunuz burcunuzun aslında size ait olmayabileceğini ortaya koydu.

Bugün kullanılan burçlar kuşağı, yaklaşık 2200 yıl önce dünyadan bakıldığında dünyadan görünen güneşin 12 takımyıldızına göre yer aldığı konuma göre hesaplanıyordu. Doğum gününde güneş hangi yıldız kümesiyle (boğa, aslan ve terazi gibi) aynı çizgide yer alıyorsa burç da buna göre belirleniyordu. Ancak antik astrologlara göre güneş dünyanın çevresinde dönüyordu. Yani teorileri daha baştan hatalıydı.

Dünyanın yörüngesinde her yıl meydana gelen değişiklikleri de hesaba katmaları o günkü bilgileriyle mümkün değildi. Alman bilim adamlarına göre işte bu bilgi eksikliği, burç sisteminin baştan hatalı olduğu anlamına geliyor.

Dusseldorf Üniversitesi'ne göre Güneş'in burçlar için “sıfır” noktası sayılan 21 Mart'taki ilkbahar noktası, yörüngedeki değişiklik nedeniyle her yıl hafif hafif batıya doğru kayıyor. Bu da yeni bir burç haritasının varlığını ortaya çıkarıyor. Yörüngedeki bu hareketle yüzyıllar içerisinde dünyanın dönüşünde 36 derecelik bir sapma gerçekleşti. Burçlar da 2200 yıl öncesine göre 10'da bir oranında yani yaklaşık bir burç kaydı. Bu hemen hemen herkesin burcunun kaydığı anlamına geliyor. Yani 220 yıl önce 27 Kasım'da doğan biriyle 1960 yılında 27 Kasım'ında doğan birinin burcu aynı değil. 29 Kasım ve 17 Aralık arasında doğanlar da sıralamaya sonradan giren 13'üncü takımyıldız Ophiuchus (Yılan) burcuna giriyor.


İşte yeni burç takvimi:

Oğlak: 20 Ocak-16 Şubat

Kova: 16 Şubat-11 Mart

Balık: 11 Mart-18 Nisan

Koç: 18 Nisan-13 Mayıs

Boğa: 13 Mayıs-21 Haziran

İkizler: 21 Haziran-20 Temmuz

Yengeç: 20 Temmuz-10 Ağustos

Aslan: 10 Ağustos-16 Eylül

Başak: 16 Eylül-30 Ekim

Terazi: 30 Ekim-23 Kasım

*Akrep: 23 Kasım-29 Kasım

Yay: 17 Aralık-20 Ocak

*Yılan: 29 Kasım-17 Aralık

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Burcunuz Değişti mi, yıldız kümesi, antik astrologlar, ekinoks, 13'üncü takımyıldız Ophiuchus (Yılan

Maddenin peçesinin arkasındaki ipuçlarını arayan zeki dedektif:


Abdera' lı Democritus, Trakya'da bir İyon'ya kentinin bir kolonisinde doğmuştur. Bu şehir, bugünkü Taşoz Adasının karşısında Abdera' dır. Babası çok zengindi. Gezginci bir bilgin olan Democritus' un yüz yaşından fazla yaşadığı sanılmaktadır. O zamanda; matematik, biyoloji, coğrafya, astronomi, gökbilimi, ekonomi ve sosyoloji gibi çok değişik sahalara yönelik bir bilgisi vardı. İnsanları konu alan çok sayıda yazılar yazmıştır.
Abdera'lı Democritus, Trakya'da bir İyon'ya kentinin bir kolonisinde doğmuştur. Bu şehir, bugünkü Taşoz Adasının karşısında Abdera' dır. Babası çok zengindi. Gezginci bir bilgin olan Democritus'un yüz yaşından fazla yaşadığı sanılmaktadır. O zamanda; matematik, biyoloji, coğrafya, astronomi, gökbilimi, ekonomi ve sosyoloji gibi çok değişik sahalara yönelik bir bilgisi vardı. İnsanları konu alan çok sayıda yazılar yazmıştır. Fakat, bu eserlerin birçoğu kaybolmuş ve zamanımıza kadar gelememiştir.

Democritus, maddenin çeşitli boyutlarda ve biçimlerde, değişik hız dereceleri olan atomlardan oluştuğu düşüncesiyle, ilk atom kuramını ortaya atmıştır. Bu sözleri arasında atom kuramının temelleri gizlidir. Hiç bir şey bir rastlantı sonucu ortaya çıkmaz. Ancak mantık ya da bir gereksinme sonucu var olur. Hiç bir şey yoktan var edilemez ve var olan hiç bir şey de tümüyle yok edilemez. Evren, bir dış etkenle oluşturulmadığı için de sonsuzdur. Var olan her şey atomlar ve bu atomların arasındaki boşluklardır. Yunan dehasının doğurduğu atomizm ve bu felsefe okulunun Leucippe'le beraber kurucusu sayılır.


Democritus'un deli olduğunu söyleyen hemşehrileri onun, ünlü tıp bilgini Hippocrates'ten muayene edilmesini isterler. Filozofu muayene eden Hippocrates, "Hasta değil, pek büyük bir akıl ve deha" olduğunu söylemiştir. En küçük atomdan tutunuz da en büyük yıldıza kadar her şeyin harekette olduğunu ta o zamanlar söylerdi. Bu kadar eski bir çağda bu kadar ileri düşünceli bir bilgin daha görülmemiştir. Eserlerinin birçoğu zamanımıza kadar ulaşamamıştır. Matematik çalışmaları da çok ileri düzeydeydi. "Sayılar", "Geometri", "Teğetler" ve "İrrasyoneller" belli başlı eserleridir.



Kaynak:
http://www.angelfire.com/planet/matematikce/biyografi/democritus.htm

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Abdera' lı Democritus, TAŞOZ adası, Hippocrates, atomizm, atom kuramı, leucippe

Web Analytics