Atatürk Arboretumu


Arboretum'da Türkiye'nin her yöresinden bitki tipleri (ağaclar)
sergileniyor. Bütün ağaçların üstünde isimleri var.
Belgrad Ormanı'na giden yolun üstünde, gezmesi bedava,
mutlaka tavsiye ederim. Arabasız gidilebileceğini sanmıyorum.
Büyükdere Caddesinden Belgrad ormanına doğru giderken sol kolda
giriş kapısını görünüyor. Bahçeköy yakınlarında.
bu parkın pekçok margarin(rama) ve pek çok deterjan(çocukların böğürtlen topladığı)reklama ev sahipliği yaptığını duymuştum.Bu ne yaman bir çelişkidir..:))
Ataturk Arboretum'u dünyanın sayılı örneklerindendir;hatta sanırım Avrupa(yanlış olmasın)da 1.sırada... cok iyi korunuyor.

Atatürk Arboretumu hafta içinde ziyarete açıktır.

Ancak hafta sonları sadece serbest giriş kartı alanlar girebilir. Serbest giriş kartı ücret karşılığında yıllık verilir ve aileye geçerlidir. Her yıl yenilenmesi gerekir. Giriş Kartı başvurusu için başvuru formunu doldurup Atatürk Arboretumu'na ulaştırabilirseniz, başvurunuz değerlendirilecektir.
Okul, kulüp, şirket, dernekler gibi grup ziyaretleri ücretli olup, önceden telefonla randevu alınması gereklidir. Gruplara gezi başlangıcında arboretum ve bitkiler hakkında bilgi verilir. Randevu almak için 0(212) 2261929 nolu telefonu arayabilirsiniz.
Yangın kulesine çıkmayı da unutmayın!

Arboretumlar bilimsel araştırma ve gözlem amacıyla orijini ve yaşları belli, her biri doğru ve dikkatli bir şekilde bir araya getirilmiş olan çoğunluğu ağaç ve diğer odunsu bitki taksonlarının uygun seçilmiş alanlarda yetiştirilip sergilendiği tabiat parçalarıdır.

Başka bir açıdan bakıldığında arboretumlar eğitim ve bilimsel yanları ağır basan bilgi, emek ve sabırla meydana getirilmiş birer canlı bitki müzeleridir.

(Yani piknik alanı değil )

Fotoğraf ve Film Çekimi:
Atatürk Arboretumu'nda belirli şartlar ve ücret karşılığında profesyonel film ve fotoğraf çekimi yapmak mümkündür. 

 Atatürk Aboretumu haftasonu neden halkın ziyaretine kapalıdır?

Yedi piknik alanı ile İstanbul'un rekreasyon ihtiyacını karşılayan Belgrad Ormanı'nın bir parçası üzerinde yer alan Arboretum özellikle bahar ve yaz aylarında yoğun piknik baskısı altındadır. Koruma faaliyetlerini yürütecek eleman azlığı ve bu piknik baskısı haftasonu ziyaretlerinin şimdilik yalnızca kontrollü olarak yapılmasını olanaklı kılmaktadır.

Huzur dolu bir ortam özellikle İstanbul'da yaşayanlar ve kafa dinlemek isteyenlerin gitmesini tavsiye ederim. Haftaiçi ziyaretçilere açık olmasına rağmen çok sakin. Doğa ile başbaşa kalmak isteyenler durmayın bence. Dört mevsim ayrı güzel olacağını düşündüğüm bu yeri ben geçen hafta gezdim. Çamların kokusu o kadar güzel ki...  

 Taksimden Bahçeköy otobüslerine biniyorsunuz, valens kemerlerinin devamını gördükten 1 durak sonra iniyorsunuz ve az bir mesafe sonra ilk sola dönüyorsunuz. 5-10 dk yürüdükten sonra sol tarafta tabelayı görüyorsunuz.

Arboretum'a ulaşım için 4 Levent otobüs duraklarından 42m veya 42 numaralı Bahçeköy otobüsleri ile gidebilirsiniz . Yaklaşık 30 dakikalık bir mesafe

Orman fakültesinden 1 durak önce inince sol tarafa bentler bölgesine doğru yürüyerek 10 dk.

Araba ile Çayırbaşı veya Hacı Osman tarafından Bahçeköy yönüne dönüp, yaklaşık 10 dk kadar devam edin. Kemerleri geçtikten sonra sol tarafa Kemerburgaz yönüne dönün. 300-500 Mt kadar ilerde solda görülebilir. Kemerburgaz tarafından da gelinebilir.
Toplu taşıma ile 42 No'lu otobüs (Taksim- Orman Fakültesi) ile gelinebilir. 100 yıl Işıl okullarının önünde inip Kemerburgaz tarafına 15 Dk yürünebilir.

Sonbaharda, İstanbullu fotoğrafseverler için eşsiz manzaralar sunuyor.

 

Her mevsim ayrı güzel...  

Adeta cennet...  

 Arboretum ,İstanbul üniversitesi Orman Fakültesine bağlı. Kesinlikle çok güzel bir alan ..

 Bence herkez  burayı görmeli.

 

 

 

 

 

 

Yangın Kulesi 

 

Kaynak : http://www.orman.istanbul.edu.tr/muzeler/arboretum/index.htm

Yorum (4) Yorum yaz! | Etiketler : Atatürk Arboretumu,atatürk,Belgrad Ormanı

Nükleer Endüstrisi: Çevrimin her aşamasında kirlilik. Güvenlik A


Amacı elektrik üretmek olan bir enerji kaynağı için bütün AB ülkelerinin erken uyarı sistemi oluşturması gerekecek ve siz bu kaynağa güvenli diyeceksiniz;

Aslında tamamen güvenli nükleer reaktör bir masaldan başka bir şey değil. Bugün herhangi bir reaktörde yüksek düzeyde radyasyonun çevreye salınmasına sebep olabilecek bir kaza yaşanabilir. Hatta ‘normal işleyen’ bir reaktörde dahi radyoaktif materyaller hava ve suya karışmaktadır.

Fransa’nın güneyinde popüler turistik bölgesinde iki nehirde geçtiğimiz yıl musluk sularının içilmesi, yüzmek ve balık tutmak yasaklandı. Sebebi ise Tricastin nükleer santralinden 75 kg’lık radyoaktif maddenin suya karışmasıydı.

ChernobyChildren

Bu 1. dereceden (1-7 arasında derencelendirilir) kaza aslında Fransa’da her yıl bunun gibi yaşanan ortalama 900 olaydan bir tanesi. Yapılan hesaplamalar, mevcut santraller için, reaktör çekirdeğinin zarar gördüğü bir kazanın olma olasılığı yıllık 1/10,000. (Fetter, 1999). Mevcut nükleer kapasiteyi 10 katına çıkartırsanız böyle bir kazanın olma olasılığı ortalama her 2-3 yılda bir olacaktır.

Nükleer kazalara yönelik hafızamız Çernobil felaketiyle başlıyor olabilir ancak Çernobil’den çok önce de nükleer endüstri çok ciddi kazalar yaşamaktaydı. Sivil nükleer programlarda da gizlilik ilkesinin uygulanması bunların ortaya çıkmasını da engelledi.

Geçen 50 yılında endüstrinin yaşadığı kazalardan birkaç örnek vermek gerekirse;

Sellafield  İngiltere 10 Ekim 1957:

İngiliz nükleer programına plütonyum üreten  Windscale Reaktör1’de yangın çıktı. Saatlerce yandı, radyoaktif maddeler havaya karıştı. Radyoaktif bulutlar İsviçre’ye kadar ulaştı. Yerel olarak radyoaktivite ile kirlenmiş binlerce litre süt imha edildi. Kazanın detayları, hala İngiliz devleti gizlilik kanunları çerçevesinde saklanmaktadır.

Kyshtym Rusya 29 Eylül 1957:

Bir soğutma aksaması nedeniyle sıvı atık tankında yangın meydana geldi. Patlama sonucu 2,5 metre kalınlığındaki beton parçalanarak yeraltındaki  tank havaya uçtu. 70-80 ton yüksek radyoaktif içerikli madde açığa çıktı. Binlerce kilometrekarelik alan yüksek dozda kirlendi. Kaza 1970’lerin ortalarına kadar gizlendi. 30 kadar yerleşim biriminin adı haritadan silindi.

Harrisburg Pensilvanya ABD 28 Mart 1979:

İnsan hataları ve teknik hataların birleştiği kazada çekirdekte meydana gelen kısmi erime Three Mile Adası Santrali 2 numaralı reaktörde meydana geldi. Radyoaktif gazlar açığa çıktı ve yaklaşık 3500 çocuk ve hamile kadın tahliye edildi.

Çernobil Ukrayna 26 Nisan 1986:

Çernobil nükleer santralinde 4 numaralı reaktörde güvenlik testi sırasında operatörler çekirdek erimesine neden oldu. Patlama çok büyüktü, 1000 tonluk çatıyı uçurarak Avrupa’yı radyoaktif bulutlara maruz bıraktı. Ukrayna ve Belarus’ta çok geniş araziler radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Radyoaktivitenin uzun vadeli etkileri özellikle çocuklarda yeni görülmeye başladı.

Tokaimura Japonya 30 Eylül 1999:

Yakıt üretim tesisinde iki çalışan çok fazla sıvı uranyum çözeltisini güvenlik kurallarını ihlal edecek biçimde karıştırdı. Zincirleme reaksiyon başladı ve radyoaktif madde yayıldı. Üç çalışanın ikisi birkaç ay sonra radyasyon hastalığından öldü, 400’den fazla insan çeşitli seviyelerde radyasyona maruz kaldı. Bir yıl sonra pahalı bakım masraflarından kaçınmak için, çok önemli güvenlik raporlarıyla oynandığı anlaşıldı.

Japonya:

Göreceli daha yüksek güvenlik standartlarına rağmen 2004’de Mihama reaktöründe buhar patlaması sonucu 5 işçi öldü. 2006’da bir reaktör depremlere dayanamayacağı nedeniyle mahkeme kararıyla kapatıldı. Üstelik Japonya jeolojik açıdan aktif bir ülkedir.

ABD:

Dünyanın en çok nükleer reaktörüne sahip Amerika 2002 yılında Ohio’da David Besse reaktöründe facianın eşiğinden döndü. Tüm çekirdek erimesini kontrol eden basınç ünitesini çökertebilecek bir metal aşınması fark edildi. 10 yıl kadar önce Greenpeace, Amerika’da nükleer santrallerle ilgili metal aşınması konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştu. Bu uyarılar dikkate alınmadı. David Besse’de yaşanan olaydan sonra reaktör 2 yıl kapalı kaldı (maliyeti 600 milyon USD). Şimdi 2017’ye kadar çalışabileceğine dair sertifika verildi.

Fransa:

Aralık 2003’de Cruas 3 reaktöründe sel nedeniyle oluşan zararlardan dolayı Fransız Nükleer Güvenlik ajansı acil durumlar için kuruldu. Temmuz 2008’de Tricastin’de yaşanan kazada 100 görevli radyasyona maruz kaldı. 30,000 litre uranyum içeren sıvının nehre karışması üzerine yerel halka nehir suyunu kullanmama uyarısında bulunuldu.

Fransa, A.B.D., İsveç ve Japonya’da, yakın dönemde yaşanan kazalar gerçek facialara ramak kala durdurulabildi. Bu kazalar ve daha yüzlercesi, nükleer santraller olduğu sürece yeni Çernobiller’in ne kadar olası olduğunu da gösteriyor.

No TweetBacks yet. (Be the first to Tweet this post)

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Nükleer Endüstrisi,Çevrimin her aşamasında kirlilik,Güvenlik Açıkları

Türk Tabipleri Birliği Nükleer Santral İstemiyor


Türk Tabipleri Birliği, yaptığı basın açıklamasında neden nükleer santral istemediklerini açıklıyor:

TürkTabiplerBirliği

Çünkü; Tarihin bu en büyük nükleer kazasında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamının 200 katı radyasyonun atmosfere dağıldığını, kaza sonrasında enkazın kapatılmasında çalışan on binlerce kişinin kısa süre sonra öldüğünü, 400 bin kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığını, yarısı çocuk 7 milyon kişinin kazadan ağır biçimde etkilendiğini, unutmadık.

Çernobil’den yayılan radyasyona bağlı olarak 30 ile 60 bin kişinin kanserden öleceğinin hesaplandığını, Türkiye’de de Çernobil’den yayılan radyasyon nedeniyle kanser vakalarında artış olduğunu, Türk Tabipleri Birliği’nin geçen yıl yaptığı bir araştırmaya göre bu nükleer kazadan en ağır biçimde etkilenen Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Hopa’da ölümlerin %47,9’unun kansere bağlı olduğunu, biliyoruz.

Aralarında ABD, İngiltere, Japonya, Rusya’nın da olduğu çok sayıda ülkede bulunan nükleer santrallerden bazıları son 50 yıldır çok ciddi sonuçlara yol açan irili ufaklı onlarca nükleer kaza ve radyasyon sızıntılarına yol açan yüzlerce olayın yaşandığını, bu kazalar nedeniyle santrallerde çalışan işçilerden, çevrede yaşayanlara kadar çok sayıda insanın radyasyon nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara yakalandığını, kanser, doğumsal anomaliler ve ölümler görüldüğünü, unutmadık.

Kaza olasılığının nükleer santraller için tamamen kaçınılması olanaksız yapısal bir sorun olduğunu, bir nükleer santralin işleyişi sırasında her yıl üretilen yüzlerce ton ileri derecede radyoaktif atığın yüz binlerce yıl radyasyon yaydığını ve tüm dünyada bu radyoaktif atıkları güvenli bir şekilde çevreye ve insanlara radyasyon bulaştırmadan depolamanın bir yolunun bulunabilmiş olmadığını, atıkların depolanamaması ve taşınamaması nedeniyle nükleer santrallerin ayrıca tehlikeli birer radyoaktif atık deposu haline geldiğini biliyoruz.

Nükleer santrallerin kaza olmadığı durumlarda da çevrelerine radyasyon yayabildiklerini, Almanya’daki Krümmel Nükleer Santrali çevresinde ve ABD’de yapılan çalışmalarda, hiçbir kaza yaşanmamış nükleer santrallerin çevresinde yetişkin ve çocuklarda lösemi (kan kanseri) görülme sıklığının ciddi bir biçimde arttığının saptandığını, ayrıca çevredeki bitki ve hayvanlarda radyasyona bağlı mutasyonların görüldüğünü, biliyoruz.

Radyasyon, tiroid kanseri, lösemi (kan kanseri), akciğer ve kemik kanserleri gibi pek çok kanser türüne neden olur.

Radyasyon, çocukların sağlığı üzerinde çok daha ciddi bir tehlike oluşturur. Çocukluk çağı kanserleri meydana gelir.

Radyasyon, erkek ve kadında kısırlığa yol açar.

Radyasyon, hamileler için de en önemli tehlikelerden biridir. İlk aylardaki düşüklerin, sakat doğumların ve doğuştan gelen hastalıkların en önemli nedenlerinden biridir.

Bugün çevreye yayılan radyasyonun en önemli kaynağı nükleer santrallerdir.

Akkuyu’da nükleer santral yapılmasından 2000 yılında vazgeçilmesinden yaklaşık 8 yıl sonra AKP hükümeti tekrar Mersin-Akkuyu ve Sinop’u adres göstererek nükleer santral ihalesi açmaktadır. Yetmiş milyonun sağlığını hiçe sayarak, ülkemizi uluslar arası şirketlerin arka bahçesine çeviren, IMF / Dünya Bankası politikalarını bir bir yaşama geçiren AKP iktidarı böylece, sağlıklı yaşama hakkımıza karşı ciddi bir tehdit oluşturan yeni bir karara daha imza atmaktadır.

İnsan sağlığı için yarattığı sayısız tehdit bir yana, pahalı, verimsiz, kaynak bağımlılığı yaratan, ülkeleri silahlanma yarışına sokan ve dünya ülkelerinin vazgeçmekte olduğu nükleer enerji çıkmazına ülkemizin tekrar sokulmak istenmesini kabul etmemiz düşünülemez. Nükleer santrallere karşı çıkmayı, toplumumuzun sağlığı ve geleceğine ilişkin sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz.

Çernobil’i, radyasyonlu çayları, İkitelli radyasyon kazası skandalını, Karadeniz’de Çernobil’den yayılan radyasyona karşı yeterli önlem alınmadığı için yaşanmakta olan kanser vakalarını yeniden yaşamak istemiyoruz. AKP Hükümetini bu ihaleyi derhal iptal etmeye çağırıyoruz. Türk Tabipleri Birliği geçmişte olduğu gibi bundan sonra da toplum sağlığını hiçe sayan tüm uygulamaları kamuoyu önüne getirme çabasını sürdürecek, çocuklarımıza güvenli bir gelecek yaratma kararlılığından vazgeçmeyecektir.

Başta Mersin ve Sinop olmak üzere, ülkemizde nükleer santral planları ortadan kaldırılıncaya dek, mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Tüm vatandaşlarımızı geleceğimize sahip çıkmaya, nükleer santral planlarına karşı çıkmaya çağırıyoruz.

Biz hekimler, nükleer santral istemiyoruz.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Türk Tabipleri Birliği Nükleer Santral İstemiyor,radyasyon,IMF / Dünya Bankası politikalar,

Stronsium 90


nazim_hikmet

 Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.

 Stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız büyük hasrete.

 Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.

 NAZIM HİKMET
16 Mart 1958

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Stronsium 90,NAZIM HİKMET şiirleri,nükleer tehlike,greenpeace

Umberto Pelizzaris nefes kesen serbest dalış (freedives)






UMBERTO PELIZZARI Ağustos 28 doğdu 1.965 Busto Arsizio, Varese ilinde de. O 1,89 metre boyunda ve 84 kg ağırlığında, ve akciğer kapasitesi 7,9 litre ...

Serbest Dalış Benim Hayatım ..!!

Bazı insanlar su ile doğal bir yakınlık, bazen var iken deniz ortamı kara olanlarına göre daha deniz canlılarının fazla gibi görünen ve Umberto Pelizzari bunlardan biri. 17 sinde  çoktan profesyonel bir yüzücü olarak 11 yıl kadar saat hızına sahip  olur.. O sadece 23 yaşında, 1988 yılında, Umberto Pelizzari dört yıl keşfettikten sonra ve apne ve disiplin ilgisini çeker ilk dünya rekorunu elde eder. 

Umberto anlatıyor: "Hint Okyanusu, Maldivler ve adaların yükselen kalbimde çok özel bir yerde tutar. Buranın güzel ılık sularında  'en güzel deniz yaşamı canlılığını bulursunuz.  Bu balina köpekbalığı olduğunu. Balina köpekbalığı gezegenimizde en büyük balık. Onlar dünyada tropik ve sıcak denizlerde bulunabilir ve bu onların biyolojisi ve davranışları çalışmak için mükemmel bir yerdir. Onlar uzunluğunda ve 40 metre kadar büyüyebilir 100 yıla kadar yaşayabilir. Onların büyük yüzgeçleri zarif su ve benekler ve çizgileri ile onları yönlendirmek onları yukarıdan kamuflaj verir. Ben balina köpekbalığı yüzünü sadece inç uzaklıkta mesafedeyım. Bu bana birkaç saniye için göz teması sağlar ve bu nedenle bu balina köpekbalığı bana olan güveni hakkında mutluyum .

 30 yaşında  olan balina ve köpekbalıkları cinsel olgunluğa ulaşmaz. Onlar sadece plankton üzerinde mikroskopik olan deniz bitki ve hayvanlarla beslenir.  Nüfus ancak bilinmeyen balina köpekbalıkları artık ticari balıkçılık tehdit artan yüz kendi yüzgeçleri için onları hedefliyorsunuz . Uzakdoğu'da köpekbalığı yüzgeci çorbası için talep bu nazik devleri ödül yakalama ve yüzgeçleri dolar değerinde binlerce anlamına gelir. Bu beni çok üzüyor .  Biz bu güzel yaratıkları korumak için daha fazla çaba harcamalıyız.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Umberto Pelizzaris nefes kesen freedives, balina köpekbalığı.serbest dalan

Hasankeyf ve Dicle Vadisi UNESCO Dünya Mirası İlan Edilsin..!Bir



Sayın Recep Tayyip Erdoğan
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
Ankara

Bilgi: Sayın Angela Merkel
Almanya Federal Cumhuriyeti Başbakanı
Berlin - Almanya


Bilgi: Sayın Werner Faymann
Avusturya Cumhuriyeti Başbakanı
Viyana - Avusturya

Bilgi: Sayın Hans-Rudolf Merz
İsviçre Konfederasyonu Başbakanı
Bern - İsviçre

Türkiye'nin güneydoğusunda Dicle Nehri kıyısında tarihi bir kent olan Hasankeyf, en azından 10 bin yıllık geçmişiyle bugün de yaşamaya devam ediyor. Dicle Vadisi, Hasankeyf ve onu çevreleyen 300'den fazla arkeolojik alanla, tarihöncesi zamanlardan günümüze uzanan insanlık birikimine ayna tutuyor.

Dicle Vadisi, Fırat kaplumbağası gibi birçok endemik ve küresel ölçekte nesli tehlike altında canlı türüne ev sahipliği yaparak el değmemiş doğasını hâlâ koruyor.

Ne var ki Ilısu Baraj Projesi, Dicle Nehri ve kollarından oluşan 400 kilometrelik doğal nehir yatağını ve Hasankeyf başta olmak üzere vadiyle iç içe geçmiş everensel değer taşıyan doğa ve kültür mirasını yok edecek.

* Tarihi kent Hasankeyf ve Dicle Vadisi'nin el değmemiş doğasıyla birlikte, dünya ölçeğinde eşsiz bir örnek olup UNESCO'nun 10 Dünya Mirası kriterinden 9'unu sağladığını göz önünde bulundurarak,
* Dicle Nehri ve kollarının oluşturduğu benzersiz nehir ekosisteminin doğal açıdan uluslararası öneme sahip olduğunu hatırlatarak,
* En azından 20 farklı kültürün izini barındıran Hasankeyf'in, insanlığın sahip olduğu en eski kentlerden birisi olduğunu dikkate alarak,
* Doğal ve kültürel mirasımızı gelecek nesiller için korumanın ortak sorumluluğumuz olduğuna inanarak,
* Hasankeyf'i ve Dicle Vadisi'ni olduğu gibi korumak suretiyle Türkiye'nin kalkınması için daha iyi ve daha fazla seçenekler yaratabileceğimizi dikkate alarak,

Aşağıda imzası olan ben, Türkiye Cumhuriyeti adına Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan'dan;

1. Hasankeyf ve Dicle Vadisi'nin UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak koruma altına almasını,
2. Ilısu Barajı Projesi'nin iptal etmesini

talep ediyorum.

Arz ederim.

Ad Soyad
Meslek
Şehir
E-Posta

Bu dilekçeyi e-posta olarak göndermek istiyorum.
http://www.kesfetmekicinbak.com/apps/proposal.app/view_m.php/5




Dicle nehri üzerinde kurulması planlanan Ilısu barajının yapılmasına niye karşı olduğumuz nedenler:

- Başta insanlığın ortak mirasi olan en az 9 bin yıllık antik kent Hasankeyf olmak üzere, Dicle vadisindeki yüzlerce arkeolojik sit alanları ve çok sayıda kültürel değerler su altında kalacaktır.

- Onbinlerce insan (resmi rakam 78.000) Ilisu baraji projesinden etkilenecek, yani büyük oranda yerinden göç ettirilip kentlerde ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunları arttıracaktır.

- Bölgemiz açısından çok büyük değeri olan Dicle vadisinin zengin bitki örtüsü ve canlı varlikları yok olacaktır.

- Bölgedeki diğer baraj projelerinden de görüldüğü gibi bölgemizin ekonomik ve sosyal yasamına olumlu bir etkisi beklenmemektedir.



- Doğrudan ve dolaylı etkilenecek olan ve asıl söz sahibi olması gereken Hasankeyf/Ilısu ve bölge halkının (paydaşlar!), hiçbir şekilde onayına başvurulmadan Ilısu barajı projesi gerçekleştirilmek istenmektedir.



Bu gerekçelerden dolayı, Ilısu projesinin bir an önce durdurularak bölge insanının sosyo-ekonomik standartlarını yükseltecek, kültürel mirasini ve doğal güzelliklerini koruyacak, bölge insanının da dahil olacağı alternatif projeler geliştirilmelidir.



Hasankeyf ‘in Dünya Mirası Listesi’ne girebilmesi için gerekli şu şartları taşımaktadır:

1- Yaratıcı insan dehasının ürününü temsil etmesi: Hasankeyf Zeynel Bey Türbesi, Sultan Süleyman Camii, Köprüsü ve Dicle Nehri’ne tepeden bakan Kale gibi şaheserleriyle inanılmaz değerli bir bölgedir. Özellikle kalenin kapıları ve köprünün üstün tasarımı türünün tek örneği olma özelliği taşımaktadır. Gerçekten de, 40 metre açıklığındaki köprü dönemin geleneksel kargir yapı strüktürlerinin çok üzerinde bir başarı sergilemektedir.

2- Tarihin belli bir zamanını veya kültürel mekanını, mimari veya teknolojinin gelişimini, anıtsal sanatları, şehir veya peyzaj mimarisinin insani değerler arasındaki etkileşimini göstermesi: Mezopotamya’nın kuzeyinde yer alan Hasankeyf dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bölge halkı tarih öncesi devirlerden Roma ve Selçuk dönemine kadar pek çok farklı ve güçlü devletin yönetiminde yaşamıştır. Artuklu, Eyyubi ve Akkoyunlu dönemlerine ait yüksek kaliteli mimari eserler, farklı kültürlerin Hasankeyf’i ne kadar zenginleştirdiğinin kanıtı sayılmaktadır.



3- Kültürel geleneğin, yaşayan veya kayıp bir uygarlığın eşi olmayan veya istisnai tanıklığını içermesi: Hasankeyf Ortaçağ’dan günümüze önemli izler taşıyan benzersiz bir şehir. Hasankeyf’i benzersiz yapan şeyler Dicle Nehri üzerindeki özel konumu ve bugüne taşımayı başardığı şehirsel ögeler. Son dönemlerdeki kazılarda da Roma dönemine ve öncesine ait ilginç mimari bulgulara rastlanması, kentin derinlere gider tarihi hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor. Coğrafi olarak, bölge Suriye ve İran’ın mimari etkisi altında. 19. ve 20. yüzyılın modern şehirleşme dalgalarının Hasankeyf’i yok etmemiş olması bölgeyi ender bir kalıntı olarak daha da önemli kılıyor.

4-İnsanlık tarihinin anlamını taşıyan veya temsil eden bir yapı, mimari veya teknolojik topluluğun seçkin örneği olması: Hasankeyf’te de birçok ev, dini ve ticari yapı kayaya oyulmuştur. Bu gelenek çok uzun yıllar boyunca Dicle Nehri kıyısında yaşamış medeniyetlerle ilgili önemli tarihi ve estetik veriler sunmaktadır. Kalenin konumunun seçimi şehrin güvenliğini artıracak şekilde yapılmıştır. Dik yamaçların tepesine kurulan savunma yapıları yaygın olsa da, Hasankeyf’teki gibi incelikli bir işçilikle yapılmış olanlarını her yerde bulmak kolay değildir. Kapıların ve Küçük Saray adı verilen köşk üstün mimari nitelikleriyle Anadolu’daki askeri mimarinin en saygın eserleri arasında sayılmaktadır.



5- Üstün bir doğal mucize ya da istisnai doğal güzellik ve estetik önem arz eden alanlar içermesi:Hasankeyf, Mezopotamya’yı oluşturan iki büyük nehirden biri olan Dicle Nehri’nin kuzeyinde yer alıyor. Orta Doğu’nun kurak toprakları ve Dicle Nehri’nin bitmez tükenmez temiz sularının bir araya gelişi bölgede sıra dışı bir doğal güzellik ve nehir kıyısındaki nadir bulunan ekosistemler adına olağanüstü estetik bölümler oluşturmuş durumda. Nehir bölgedeki en temel temiz su kaynağı ve yüz binlerce yıldır bölgedeki her şey ırmağın akışına göre şekillenmiş. Buna neredeyse 10 bin yıl öncesine giden insan yerleşimleri de dahildir. Irmağın yatağı tek başına eşi bulunmaz bir doğal mucize.



6- Evrensel anlamda devam eden ekolojik veya biyolojik gelişimin örneği olması veya ekosistem, kaynak su, karaya ait gelişim, hayvan ve bitkisel topluluğun örneği olması: Fırat havzasındaki nehir ve kanyon ekosistemlerinin hızla yok edilmesinin ardından Dicle Vadisi bu özelliklere sahip yegane örnek olarak kalmıştır. Bölgenin benzersizliği ve yerinin doldurulamazlığı, nadir bulunan, hassas ve tehlike altındaki göçmen kuş türlerinin sayısından ve havzaya özgü biyolojik çeşitliliğin boyutlarından da anlaşılabilir. Bölgedeki tatlı su canlılarının tamamı yeri doldurulamaz bir biçimde o alana özgü canlılar. Bu durumu sadece Mezopotamya’ya ve hatta Dicle Nehri’nin alanlarında yaşayan pek çok bitki, balık ve avcı türünün varlığına bakarak anlamak mümkündür.
İmza kampanyası ve daha fazla bilgi için; “hasankeyfesadakat.kesfetmekicinbak.com” adresi ile ulaşabilirsiniz.

Türler

Aynı anda Akdeniz, step ve çöl iklimlerinin etki alanı altında bulunan Dicle Vadisi, Cicer echinospermum gibi yüksek tehlike altında ve korunma önceliğine sahip pek çok endemik türü de içeren büyük bir biyoçeşitlilik alanıdır.
Dicle Vadisi’nin ortasında konumlanmış olan Hasankeyf ise yırtıcı kuş türlerinin beslenme alanı olması açısından başlı başına bir öneme sahiptir. Bölgeye hükmeden uçurumların içinde tavşancıl (Hieraaetus fasciatus), küresel olarak tehlike altında olan küçük kerkenez (Falco naumanni), yine küresel olarak tehlike altında olan küçük akbaba (Neophron percnopterus) ve kızıl akbaba (Gyps fulvus) gibi türler yaşamaktadır.

Sarp ve çorak kumluk tepeler küçük ebabil (Apus affinis), boz kirazkuşu (Emberiza cineracea) ve alaca yalıçapkını (Ceryle rudis) gibi nadir bulunan kuş türleri için önemli bir üreme alanıdır.
Fırat kaplumbağası (Rafetus euphraticus) Dicle ve Fırat akarsu sistemlerinde endemik olarak bulunan bir türdür. Bu kaplumbağa türü yumurtalarını Dicle Nehri’nin kıyılarındaki kumullara bırakmaktadır.
Yaban keçisi (Capra aegagrus) ise Dicle Vadisi’nin kayalık uçurumlarını ve dik kanyonlarını kullanır. Bölgedeki mağara ve kovuklarda yaşayan çizgili sırtlan (Hyaena hyaena) ile birlikte ÖDA’daki öncelikli memeli türlerinden biridir.




Almanya, Avusturya Ve İsviçre Ilısu Baraj Projesi'ne Verdikleri Finansal Desteği Çekmek Üzere Harekete Geçti,
Ve
Avusturya'dan sonra Almanya da Ilısu'dan çekildi.

 

Hasankeyf'i ve Dicle Vadisi'ni sular altında bırakacak olan Ilısu Barajı'na kredi veren ülkelerden Avusturya'dan sonra Almanya da çekildiğini açıkladı. Alman Ekonomi ve Kalkınma Bakanı Erich Stather yaptığı açıklamada 'Türkiye'ye prosedür gereği 180 günlük süre tanıdık ama bunun bir önemi yok. Bu baraj artık Alman parasıyla finanse olmayacak' dedi.

Almanya'da bulunan Doğa Derneği yetkililerinin, Almanya Ekonomik İşbirliği ve Gelişim Federal Bakanlığı, Devlet Sekreteri Erich Stather'den aldıkları bilgiye göre; Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri, Türk hükümetine Ilısu Baraj Projesi'ne sağladıkları kredileri geri çekme niyetinde olduklarını belirten son bir uyarı gönderdi. Uyarının nedeni, Türkiye'nin Almanya'nın koyduğu kredi kriterlerini karşılamakta başarısız olması.
Doğa Derneği tarafından Alman Parlamentosu'nun önünde gerçekleştirilen barışçıl bir eylem sırasında Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahab Kusen, 'Sonunda bu üç ülkenin kredi kuruluşlarının Türkiye'den yerine getirmesini talep ettikleri kriterlerin karşılanmasının mümkün olmadığını anladıklarına memnunuz. Eğer Ilısu Baraj Projesi devam ederse Hasankeyf ve Dicle Nehri etrafında nesli tehlike altında olan pek çok canlı ile birlikte yok olmaya mahkum edilecek. Şimdi bu gerçeklerin farkına varma ve projeyi geri çekme sırası Türk Hükümeti'nde. Hasankeyf, sadece 10 bin yıllık tarihiyle bile UNESCO Dünya Doğa ve Kültür Mirası listesinde yer almayı hak ediyor' dedi.

Hasankeyflilerle birlikte Berlin'de bulunan Doğa Derneği Kampanya Koordinatörü, Erkut Ertürk, 'Başbakan Erdoğan'a, 2007'de ‘Tarihi mirasınızı kaybederseniz, Allah korusun ülkenizin, yurdunuzun tapusunu kaybedersiniz. Bir daha geri kazanamazsınız. İşte esas felaket bu olur.*' dediğini hatırlatmak istiyoruz. Eğer Almanya, Avusturya ve İsviçre hükümetleri dünkü toplantıda bize söylediklerini gerçekleştirirlerse, bu durum, Alman hükümetinin Türkiye'nin kültürel ve doğal mirasına kendi hükümetimizden daha çok saygı duyduğunu gösterecektir' dedi.

Ilısu Baraj Projesi'nin tehdit ettiği bölgelerden biri 10 bin yıllık insanlık tarihinin tanığı, çok sayıda kuş türünün, binlerce bitki çeşidinin ve diğer yaban hayatın evi olan Hasankeyf. Bu proje sadece dünyanın en önemli kültürel miraslarından Hasankeyf'i yerle bir etmekle kalmayacak, aynı zamanda Fırat kaplumbağası (Rafetus euphraticus) gibi dünya ölçeğinde tehlike altındaki bir türü de yok edecek.

Arkeolog Gözüyle
Oluş Arık'la söyleşi
(Tevfik Taş)

 Ankara Üniversitesi Sanat Tarihi Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. M. Oluş Arık, 1985 yılından bu yana Hasankeyf'in açığa çıkarılması ve korunması için çaba gösteren bilim grubunda önemli bir yere sahip. Bugün buradaki kazıyı yönetiyor.

Taş: Yıllardır yoğun bir biçimde, Hasankeyf'le ilgileniyorsunuz. Türkiye, tarihi kentler bakımından zengin bir ülke, Hasankeyf bu zenginlik içinde nasıl bir öneme sahip?

Arık: Bugün eğer bir Türkiye sentezinden söz ediyorsak, bu sentezin başlangıç noktalarının, bütünlüğünü koruyarak bugüne gelmiş en önemli temsilcisi Hasankeyf''tir. Elbette, eğer çok önceleri diğer kentlere karşı daha dikkatli davranma bilincimiz olsaydı, bugün Hasankeyf'in başka akranlarından da söz etme şansımız olacaktı: Tarihi Harput, eski Malatya, eski Van gibi. Ama onları neredeyse büsbütün yitirmişiz.
Hasankeyf, İran ve İç Asya'nın; Doğu Akdeniz ve Mezopotamya'nın; sonraları Bizans'ın temsil ettiği Roma'nın birbiriyle kaynaştığı bütünlüklü tek merkezdir. Bu kaynaşma ticaret, mimari ve üretim alanlarındaki açık izleriyle olduğu kadar sosyal bilimlerde, sosyal antropoloji alanlarında da tanınabilir durumdadır. Hasankeyf tektir. Kimileri kadavra diyor. Kadavra da olsa tektir.

Taş: Eğer projelerde köklü bir değişiklik yapılmazsa Hasankeyf, Ilısu Barajı'nın altında kalacak. Bunun bilinmesinden sonra, çeşitli kurtarma biçimlerinden söz edilmeye başlandı. Bunlar arasında Hasankeyf'in daha uygun ve korunaklı bir yere taşınması da var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Arık: Hasankeyf, nasıl olursa olsun kurtarılmalı. Gerekirse sökülüp taşınsın. Kulağa hoş geliyor bunlar. Tılsımlı sözler! Ama üzerinde konuştuğumuz Hasankeyf oluşumunun gerçeği karşısında, bir teselliden ötesini söylemiyor.
Burası doğanın biçimlendirdiği bir coğrafya üzerinde, insan aklının ve emeğinin katmanlar oluşturduğu bir yer.
Mağara oluşumlarından ayrı yapılmış, kesme taştan birkaç bina, bir iki minare dışında neyi taşıyacağız? Olağanüstü genişlikte kaya kütleleriyle birlikte yükselen, hangi parçayı, hangi teknikle taşıyacağız?
Burası bir kent teknolojisidir. Bu Ortaçağ teknolojisini, üzerinde yükseldiği doğal oluşumu, hangi teknikle taşıyabiliriz; bunlar karanlık. Bugün gözle görülebilir yapıların altında, onları daha iyi anlamamızı sağlayacak öğelerden henüz haberdar değiliz. Birçoğunu tahmin bile edemiyoruz. Buradan bakınca, taşıma dendiğinde, tılsımlı bir demogojiden başka şey söylenmiş olmuyor. Kent dokusunu bir kilo domates gibi taşımaktan söz ediliyor gibi geliyor insana. Hele de en iyi durumda olan eserin üçte ikisi toprağın altında olan bir yeri konuştuğumuzda, bu daha da anlamanı yitiriyor. Belki milyonlarca olasılık düşünüldükten sonra...

Burada bazı önceliklerde ısrar etmekten başka geçerli yol yok. Bunların başında, Hasankeyf'in içerdiği bütün değerlerin açığa çıkarılması geliyor. Önce bu kenti, bu oluşumu, bu teknolojiyi bütünüyle anlamalıyız. Baraj dahil, bütün projeleri bunun üzerine kurmalıyız.
Şimdi biz kazı yaparken zamanla yarışıyoruz. Efes, Milet, Bergama gibi antik kentler neredeyse bir yüzyıldır kazılarak açığa çıkarıldı. Böyle bir kenti kazmak için bize verilen zaman ise, yalnızca birkaç yıl. Olanakların kıtlığından, esirgenmesinden söz etmekse gereğinden de çok yorucu olur. Baraj yapımı nedeniyle, bize sıklıkla şu söyleniyor: `Bir yerde bitirin. Bir noktaya gelince durun.' Nerede duralım? Osmanlı yapısının altında Selçuklu çıkıyor, onu ırgalıyorsun altında Assur çıkıyor. Söylesinler, hangisinden vazgeçelim!

Taş: Ama tümünün birden yok olmasına karşı da olsa bu yöntemi kabul edemez miyiz?
Arık: Barajın alternatifi var. Ama Hasankeyf'in alternatifi yok. Kuşkusuz burada her şey yok olacağına, bazı parçaların taşınıp kurtarılması iyidir. Bu nasıl olsa yapılır. Ama bunun yapılamayacak olan yanları, düşünüldüğünde, aslında neredeyse hiçbir şey yapılmamış olacak. Bazı örnekler vermek istiyorum:
İnsan yapısı eserlerin taşınması deniyor. Ama bu yapılar bir iki sanat ve mimarlık eserinden ibaret değil ki. Burada yollar, kanallar, kamu yapıları, semtler, temiz ve atık su sistemleri ve çarşıları söz konusu. Yani bütün dokusuyla bir Ortaçağ başkenti.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Hasankeyf ve Dicle Vadisi UNESCO Dünya Mirası İlan Edilsin, ılısu barajı, tarkan

Dünya da her gün 25 bin kişi açlıktan ve açlığın sebep olduğu ha


Chicken ala Cart

Bu film küreselleşmenin getirdiği açlık ve güç kavramları hakkındadır. Her gün açlık ve yanlış beslenme yüzünden 25.000 kişi ölmektedir.
Bu kısa film toplumun unutulan küçük bir kesitini gösterir.
 Saygı duyulması gereken  ise bu insanları hiç terk etmemiş olan umut ve maneviyattır.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KÜRESELLEŞME, GLOBALİZM, DÜNYADA AÇLIK, 25 bin ölü, açlıktan hastalıklar

Tasarruf/Bir Alıntı


 

'5 yaşında idim.
 
  Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
 
  Bir tane yere düştü.
 
  Babaannem eğildi, aramaya  başladı. 
 
  Sağa bakıyor, sola bakıyor,bulmaya  çalışıyordu .
 
  Çocukluk iste, aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,
 yorulmaya değer mi? Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. 
Sen oturduğun yerden ahkâm  kesiyorsun, ' dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç  tanesinde  kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?' Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
  Aradan yıllar geçti. 
 
  Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.  Alain'in proposlarini okuyorum.  Birden irkildim.
   Babaannemi hatırladım.
   Alain, bir  insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı  ihanet etmiş olur diyordu..
   İlave ediyordu.
 Bir  iğnenin  üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el  emeği vardır diyordu. 
  
 On dokuz yıl evveldi.Stockholm'e gitmiştim.   Bir otele indim.  Geceydi.Sabahleyin, traş olmak için lavaboya  gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. 'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe  atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
 Doğrusu hayretler içinde kaldım.
   Çocukluğumdan beri çelik eşya  denince akla İsveç çeliği gelir.  Birçok eşya  üzerinde'  İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. 
 İste o  ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe  gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen  turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. 
   İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 
 
  'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz  lütfen  hazırlığınızı yapın.
 
  Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir
 ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç  ziyanına engel olun.' 
   Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı  yasayan insanlardır.
 
  Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş,  hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
   Böyleleriyle; evini mezat salonuna  çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. 
 
  Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne  kadar acıdır. 
 
  Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
 
  Zamanın başbakanı meclisi  toplar. 
 
  Kürsüye çıkar.
 
  Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve; Şu andan itibaren der, Tanrı
 şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış  borçları son kuruşuna kadarödenmeden, pirinçten başka bir  şey  yemeyeceğim.
 Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.   Dediklerini yapar, en üstten en alta bir  israftan kaçınma kampanyası açılır.   Japonya bütün  borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün  kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını  söylemeye  gerek  yok.
 
  Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını  gördüm.  Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... 
 
   'Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurluayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz? 
 
  Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle  örülmüştür.
 Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
 
  Bir mıh bir nalı kurtarır.
  Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, 
 
  Bir komutan bir orduyu,
   Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..
 
    Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
 Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : tasarruf, nal, isveç çelik sanayi, japon sarayı, pirinç üretimi, ekonomide tasarruf,

Türkiye Soluk Alsın..!



Seçimlere 3 gün kala Kemal Kılıçdaroğlu ve Ahmet Turgut da bize temiz enerji sözü vererek bildirgemizi imzaladılar. İstanbul’da seçim yarışında kazanması muhtemel adaylardan iklim politikası taahhüdü vermeyen bir tek Kadir Topbaş kaldı. Kimi desteklediğiniz önemli değil. Soluk alan bir İstanbul’u garanti altına almak için 29 Mart’a kadar tüm seçmenleri devam eden internet eylemine çağırıyoruz.


 

47 kömür santralinin kurulacağı 19 şehirde de bildirgeyi imzalamayan daha bir çok aday var. Şehrinizdeki adaylara mektup göndermek için tıklayın.

Seçimler için son 3 gün. Bu defa ertelemeyin ve acele edin! Etrafımızı kuşatacak kömür santrallerinden kurtulmak için bu şansı kaçırmayalım.

http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns/enerji/komur/solukal?button



Kömürden Kurtul, İklimi Kurtar

Kömürlü termik santraller küresel ısınmanın başlıca kaynağıdır. Düşünün ki, tüm dünyadaki enerji kaynaklı karbon salımlarının %41’ine tek başına kömür neden oluyor. Yani kömür santrallerinden kurtulmadıkça iklimi kurtarmamız imkansız.

Bu tabloya rağmen Türkiye’de 47 adet yeni kömür santrali projesine başlanıyor. Bu soluduğumuz havaya yaklaşık 115 milyon ton fazladan karbondioksitin karışması demek. Çoğunluğu ithal kömürle çalışacak bu santrallerin bazıları lisans almış durumda. Ülkemizin havasını, suyunu ve geleceğini korumak için bedelini çok ağır ödeyeceğimiz bu hataya seyirci kalmak istemiyoruz. Politikacılara, Türkiye’nin temiz enerjiye ve enerji verimliliğine layık olduğunu göstermeliyiz.

Bu nedenle, 29 Mart’taki yerel seçimleri, etrafa zehir saçıp sağlığımızı ve çevremizi tehdit edecek 47 kömür santralinden kurtulmak için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Türkiye’de oy vermekten daha fazlasını yapmaya gücü olan yurttaşlar olarak, bütün parti adaylarından sorumluluk almalarını ve seçilirlerse temiz enerjiyi tercih edeceklerine dair söz vermelerini istiyoruz. Adaylar suya sabuna dokunmayan sözler vermek yerine bizi kömürün dehşet verici kirliliğinden korumayı taahhüt etmelidir.

Greenpeace’e söz vererek ‘Güneş İçin Belediye Başkanları’ bildirgesini imzalamış adayları ve henüz imzalamayanları internet sitemizden takip edebilirsiniz. Henüz geç değil. Greenpeace’in “Türkiye Soluk Alsın” eylemine katılarak kampanyamızı kazanmamız için bize katılın. Şehrinizde temiz enerjiyi geliştirmek için Belediye Başkanlarına yol gösterecek bir rehberimiz zaten var.

Güneş İçin Belediye Başkanları iklim krizinin çözülmesine nasıl katkıda bulunabilir?


  

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Greenpeace, Türkiye soluk alsın, kömür ve güneş santralleri, kılıçdaroğlu

Web Analytics