AŞK NEDİR?


İnsanlar sevginin tanımı konusunda ihtilafa düştüler, fakat ben, sevgisini tam manasıyla tanımlayan birini görmedim. Aşkın, geride bıraktığı izleri ve gerekleri aracılığıyla belki tanımı yapılabilir.

Bil ki, bilinebilen işler  iki türlüdür. Bir kısmının tanımı yapılabilir, bir kısmının tanımı yapılamaz. Sevgi konusunu hilen ve bu konuda konuşan bilginlere göre, sevgi tanımı yapılamayan islerdendir. Sevgiyi ancak aşka tutulan ve sıfatı âsıl< olanlar bilir. Bu âşıklar da sevginin mahiyetini bilemezler, fakat onun varlığını da inkâr edemezler.

Bil ki, insan sevgilisinden duyduğu sözün dışındaki sözlere sağır olduğu, sevgilisinin yüzünden başka gördüğü her türlü manzaraya karşı kör olduğu, sevgilisinin konuşmasının ve sevgilisinin sevdiği konuşmaların dışındaki konuşmalara ilgisiz kaldığı zaman, ancak aşk o insana hakim olur. O zaman kalbinin üzerine bir mühür koyar ve oraya sevgilisinin sevgisinden başka hiçbir şeyi sokmaz. Hayal hazinesinin üzerine bir kilit vurur, bir sürgü sürer, böylece hayalinde sevgilisinin suretinden başkasını hayal etmez, hayalini meşgul edecek bir başka görüntünün öne çıkmasına ya da bir başka suretin oraya sokulmasına izin vermez. Tıpkı şairin şu sözünde olduğu gibi:

"Hayalin gözlerimde, sözlerin dilimde

Taht kurmuşsun kalbimde, neden kayboluyorsun öyleyse?"

Onunla duyar ve onun için duyar. Onunla görür ve onun için görür. Onunla konuşur ve onun için konuşur.  Aslında insanın sevgilisi Hakk Teâlâ olursa, ya da bir insan, bir kadın ya da bir çocuk olursa bil ki ancak o zaman sevgi, âşığı sevgi denizinde boğar. Bu saydıklarımın dışındakilerin sevgileri, insanı sevgi deryasında boğamaz. 

Bunları özellikle söyledik, çünkü insan kendi surelinde olan biriyle ancak onu sevdiği zaman tam anlamıyla anlaşabilir ve bir uyum içinde olabilir. Âşıkta, sevgilisininkine benzemeyen hiçbir yön yoktur; âşıktaki her şey sevgilisine ayarlıdır. Dışı dışına, içi içine âşık olur. Hakk Teâlâ'nın Kendisini, Zahir ve Bâtın diye adlandırdığını görmüyor musun? İşte bu nedenle, insan Allah için Allah'ın yarattığı şekiller ve varlıklar için sevgi deryasında boğulmaktadır.  Dolayısıyla insan dünyaya ait bir şekil, bir suret severse, ona ancak uygun bir benzerlikle karşılık verir. Kendi zatına ait olan bir şey ise zihninde daima uyanık ve diri kalır. 

İnsanın, Allah'ı sevdiği zaman, sevginin içinde boğulması meselesine gelince, bunun nedeni, Hz. Peygamberin hadisinde de belirtildiği gibi, insanın Tanrı suretinde yaratılmış olmasıdır. Böyle olunca, insan İlâhi Varlığı bütünüyle kendine kabul edebilir. Onu kendine sığdırabilir. İşte bunun için, insanda Tanrı'nın bütün isimleri zuhur eder. Kendinde sevgi sıfatı bulunmayan insan bile bunu elde edebilir, çünkü kendinde olmasa da yaratılışında sevgi vardır. Bu nedenle insan sevgi içinde boğulur28. Eğer insan Allah'a bağlanır, O'na âşık olursa. Sevgilisi Allah olur. Sevgisinde öyle ileri makama ulaşır ki, Allah'ın yaratıklarına karşı duyulan aşkta yok (fena) olma halinden çok daha ileri bir makamda, Allah'ın aşkında yok olur. Çünkü o varlıklara, o şekillere duyulan aşk, varlık ya da o şekil, sevenin gözünde kaybolunca, yok olmaktadır. Oysa sevgili Hakk Teâlâ olunca, O daima müşahede edilebilir durumdadır. Sevgilinin müşahede edilmesi, tıpkı beden üzerinde gıdaların bıraktığı etki gibidir. Yani beden o gıdayla büyür, gelişir. Sevgilinin müşahede edilmesi arttıkça sevgi de artar. Aşka özgü olan bu durum nedeniyle, sevgiliyle karşılaşınca şevk sakinleşir, yatışır fakal yeniden kavuşma arzularıyla iştiyak yeniden canlanır, işle sevgiliyle bir arada bulunan âşık bunları hisseder. Sevgilisini seyre dalmaya ve onu müşahede etmeye doyamaz. Ona duyduğu arzudan kendini kurtaramaz. Sevgilisiyle birlikle olmasına rağmen, ona her bakısında vecdi ve şevki arlar.

Tıpkı şairin dediği gibi:

" Tuhaf değil mi? Ben onları ne kadar çok özlüyorum.
Onlar benimle birlikle, ama yine de onları özlüyorum,
Gözlerim onları ağlatıyor, oysa onlar gözbebeğimin teinde
Gönlüm onları arzuluyor, oysa onlar benim yanımda.”

Eğer âşığın sevgisinde, sevgilisinden başkasına düşünmeye fırsat verebilen bir akıl ya da bir akıl yürütme varsa, o sevgi saf ve gerçek değildir. O ancak nefiste (insanda) geçici bir durumdur. 

 Kimileri bu tür bir sevgi hakkında şöyle demiştir:

"Akıl ile idare edilen sevgide hayır yoktur."

âşıkların bu konudaki öyküleri sayılamayacak kadar çoktur. İşte, konusu müşahede ve şevkle sevginin artması olan bir şiirimiz:

"Sevgilimden uzaklaşıyorum, bu kez kavuşma arzusu tüketiyor beni
Ona kavuşuyorum, iyileşemiyorum, o varken de yokken de özlüyorum
Onunla karşılaşınca ummadığım şeyler geliyor başıma
Şifa bulacağım yerde yeni bir dert geliyor başıma
Çünkü ben onunla karşılaştığım daha ilk anda
Güzelliği devamlı artan birini görüyorum karşımda
Bir vecd gerekli ki olsun durağımız
Artınca güzelliğinden uyumlu beraberliğimiz"

Sahihi Müslim'de Tanrı'nın  bu dünyada kullarının kalbleri için, çeşitli şekillerdeki (yani keyfiyet ve teşbih dışında, Zatına uygun düşen şekillerdeki) tecellisine dikkat çekiyorum*.

(İlahi Aşk / Muhittin ibni Arabi Hz.)
Blogcunun notu:

Beşerin  Aşkı Allah Aşkına Vesiledir.

HER GÖNÜL TEK BİR SEVGİLİYE MÜŞTAKTIR ASLINDA. NE VAR Kİ KIBLESİ YANLIŞTIR. BULDUĞUNU SANDIĞI ŞEY GERÇEKTE ARADIĞI DEĞİLDİR. KİMİSİ BİR GÖZLERİ AHUYA ZEBUN,KİMİSİ BİR GÜL YÜZLÜ GÜZELE MEFTUN, KİMİSİDE BİR CEYLAN BAKIŞLIYA MECNUNDUR.

 

HALBUKİ,  FANİLERİN AŞKINDA BEKA YOKTUR. ÇÜNKÜ BU AŞK TENDEDİR. BAKİ OLAN AŞK CANDA VE GÖNÜLDEDİR. HER AN GONCADAN DA TER Ü TAZEDİR. BAKİ OLANIN AŞKINI TERCİH ET Kİ, O DAİM VE BAKİDİR. CANA CAN KATAN BADE-İ AŞKIN SAKİSİDİR. (Yaman Dede)

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : tasavvuf,sufi,aşk nedir?,(İlahi Aşk / Muhittin ibni Arabi Hz,

İSTANBUL’UN GÜLÜ

Ayeda Husain Naqvi
Elixir Dergisi, Bahar 2006

İstanbul’un doğusu olan beton ormanında bir gül yetişir. Ancak, ona ulaşmak için moda semtler olan Sultan Ahmet ve Taksim’den ayrılmanız gerekir. Birbirinden hiç farklı olmayan apartman bloklarına gelene kadar önce İstanbul Boğazı’ndan vapur ile geçip Kadıköy’ün tozlu ve kirli havasına ulaşmalı, sonra da mağaza ve ofis kümelerinin içinden geçen yirmi dakikalık bir otomobil yolculuğu yapmalısınız.

Bu binalardan birinin dışında, gelişmemiş bir gül ağacı var. Aralık ayı... Ağaçlar çıplak ve sokaklarda keskin soğuk bir rüzgar esiyor. Ama bu pejmürde gül ağacında benzerini daha önce hiç görmediğim bir sarı gül var.

Buraya güller için gelmedim. Cemalnur Sargut ile tanışmak için buradayım. Doğru binanın önünde durup durmadığımdan bile emin değilim. Ama gülü gördüğümde kaybolmadığımı anladım.

Mevlâna bir defasında, “yumurtanın içinden bir kuş şarkısı”nı yazmıştı. Toprağın baharda yeşillenmesi ve kainatın zuhura gelmesi hakkında yazmıştı. Vücut giymemiş bir varlığın şarkı söylemeye başlaması düşüncesi onu heyecanlandırmış ve ümit, yeniden doğuş ve tabiatın mucizeleri hakkında yazmıştı.

Sarı güle bakıyorum. Ümidin daha güçlü bir sembolü hiç olmadı. Bu kadar narin bir şeyin bu şartlarda hayatta kalması Bir’in lûtfunun canlı tanıklığından başka bir şey değil. Yukarıda, Cemalnur beni sarılar giyinmiş olarak karşılıyor. Onun dairesinin duvarlarının tamamı sarı. Onunla daha çok vakit geçirdikçe ne kadar çok güle benzediğini farkediyorum.

İstanbul’un binalardan ve ideolojilerden -doğunun köktendinciliği ile batının materyalizmi- oluşan ormanında o, tüm mantıklara meydan okuyarak parlıyor. Gül, aşk, güzellik ve ümidin sembolüdür. O, hepsini kapsıyor.

Gözlerinde yaşlarla, “Ben hiçim” diyor. “Gençlere Mesnevi öğret ve yol göster dediğinde, hocam Sâmiha Ayverdi’ye verdiğim cevap buydu. Ağladım ve dedim ki; Bir hiçken bunu nasıl yapabilirim? ‘Böyle söylediğin için öğretebilirsin’ dedi hocam. Otuz senedir bu işi yapıyorum. Ama hâlâ bir hiç olduğumu düşünüyorum. O kadar az biliyorum ki. Ne zaman ağzımı açsam benden konuşan, hocam Sâmiha Ayverdidir.”

Ancak, Rifai tarikatında tanınmış bir öğretmen olarak Cemalnur’un Türkiye’deki sufi halkalara tanıtılmaya çok az ihtiyacı var. Belki de, onu “herşey” yapan, onun tevazuu ve hiçliğidir; aynı, ressamın resim yapmak için boş bir tuvale ya da sâkinin şarapla doldurmak için boş bir kadehe ihtiyacı olduğu gibi Allah’ın da, nefislerden arınmış ruhlara ihtiyacı vardır ki, içine ilahî lûtuflarını boşaltsın.

Ve böyle Cemalnur, lütufla, bir vazifeden diğerine koşmakta; manevi rehberliğinden, Mesnevi öğretmenliğine, her hafta kültür merkezindeki halka açık konferansından radyo programına, Ramazan’da her gün yaptığı tv programına.. Hepsi çok zahmetsiz görünüyor.

O aynı zamanda, okuryazarlığı desteklemek, uyuşturucu kullanımını engellemek, ihtiyaç sahibi öğrencilere burs sağlamak, fiziksel engelli insanlar arasında bilgisayar kullanımını artırmak ve aile bağlarını kuvvetlendirmek için destek sağlamak üzere projeler geliştiren, kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin de yönetim kurulu başkanıdır.

Düzenlediği “Kadın ve Tasavvuf” konferansından bir gün önce onunla tanışıyorum. Bu konferans, Cemalnur’un hocası ve dünyanın tanıdığı ilk kadın mürşid olan Sâmiha Ayverdi’nin doğumunun yüzüncü yılını kutlamak üzere dünyanın her yerinden akademisyenlerin ve ilim adamlarının katıldığı, türünün Türkiye’deki ilk örneği.

Cep telefonları çalıyor, insanları havaalanından karşılama konuşmaları geçiyor ama yine de Cemalnur sakin.

Yavaşça, “Bütün dünyanın, müslüman kadının sesini duymasını istiyorum.” diyor. Ben de, müslüman kadının, onun kim olduğunu fark etmesini istiyorum. Sâmiha Ayverdi gibi kadınları selamlayarak yeni Sâmiha Ayverdilerin doğmasının yolunu açıyoruz.

Türkiye’de bir yazar ve modern dansçı olan Rabia Broadbeck, kadın perspektifinden yirmibirinci yüzyıldaki velâyet hakkında konuşuyor. “Kadın velileri, onlardan öğrenmek, kendimi onların içinde tanımak ve onların ayak izlerinde yürümek için çalışıyorum.” diyor. “Onların ebedî güzelliğine köle olmalıyız.”

İslâm tarihindeki farklı kadın veliler hakkında konuşuyor. Tüm zamanların en devrimci kadın velilerinden olan Rabi’a al-Adawiyya’nın meşhur duasından bahsediyor: “Allah’ım eğer sana cehennem korkusuyla, ya da cennet ümidiyle ibadet edersem beni bundan mahrum et. Eğer sana sadece senin için ibadet edersem beni senin sonsuz Cemalinden mahrum etme.”

“Değerler ve Felsefe Araştırmaları Kurulu ve Amerikan Katolik Üniversitesi’nden Dr. Karim Crow, Peygamber’in hayatındaki, onun yüksek değer verdiği kişiler olan kadınlar hakkında konuşuyor.

Peygamber’in annesi Amine ve süt annesi Halime ile başlıyor. Ali’nin annesi ve kendisinin de çok yakın olduğu yengesi olan Fatma bin Esat b. Haşim’in cenazesini anlatıyor; onun vücudunu kendi gömleğine sarmak için nasıl mezarın içine girdiğini ve onu elleriyle gömdüğünü...

Peygamber’in ömründe en uzun süre ilişkisi olduğu hizmetçisi Baraka’yı anlatıyor. Peygamber’in doğduğu andan ölümüne kadar ailenin bir parçası ve O’na öyle yakındı ki sonunda Peygamber’in evlat edindiği oğlu Zeyd b. Harita ile evlendi. Peygamber’in vefatıyla kesilen vahiyler için söylediği duygulu ağıtlarla ünlüdür.

Karısı Hatice, Peygamber’in risalet görevinde onu destekleyerek en önemli rolü üstlenen kadındır. Ölümünden sonra Peygamber’in bir kaç eşi olmuştur. Bunlardan en çok bilinenler Ayşe ve Ümmü Seleme’dir. Kızları, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatma idi. Zeyneb’in oğlu Ümame bint el Rabi’yi öyle çok seviyordu ki Mekke’nin fethi kampanyasında onu devesinin sırtında taşıdı. Fatma ona en yakın evladıydı. Peygamber’in ölümünden altı ay sonra üzüntüsünden öldü.

Yaşamındaki eğitici rollerini anlatarak, “Risalet görevinde Peygamber’e en yakın kişiler muhtemelen bu kadınlardı” diyor Dr. Crow.

Kur’an’dan (7:189) alıntı yapıyor: “O, o zattır ki, sizi tek bir nefisten yarattı ondan da eşini var etti ki gönlü bununla sükûnet bulsun.” “İçimizdeki benliğimiz ne erkektir ne de kadın” sözünü tekrarlarken, sufi yol göstericinin rolünü bir anneye benzeterek Arapça’da nefis kelimesinin müennes (dişi) olduğuna dikkat çekiyor.

Yol göstericiyi, bizi yetiştiren, eksik taraflarımızı anlamamıza yardımcı olan ve iki ayağımız üzerinde yürüyene kadar bizi izleyen bir anne gibi tarif ederek “Annenin çocuğunu emzirmesi gibi mürşid de bizim ruhumuzu besler,” diyor.

Konferans sonuna yaklaşmaktadır va Cemalnur sonuncu konuşmacıdır. Tasavvufu en iyi yaşayan temsilcisi olarak podyumun arkasında durmaktadır. Bir gün önce bana “Öğrencilerimi çok seviyorum” demişti. Aldığı alkıştan bu duygunun karşılıklı olduğunu anlıyorum.

Türkçe konuşuyor. Tercüman onun duygularını İngilizce’ye çevirmek için çabalarken, sonunda kulaklıklarımı çıkarıyorum. Bugün dinlediğimiz onbeş konuşmacıdan uzak farkla en canlı konuşmacı. Kalemimi bırakıyor ve gözlerimi kapatıyorum. Tek kelime Türkçe konuşamam. Ama sesindeki birşey herhangi bir konuşmanın söyleyebileceğinden fazlasını söylüyor.

Kalbin lisanının hiç bir sınırı yoktur ve hiç bir engel tanımaz derler. Cemalnur sahnede çiçeklerin arasında durduğu sürece ağlama seslerinin amfide giderek artması ile, lisanın önemsiz olduğunu fark ediyorum.

Kimya mühendisliği eğitimi almış olan Cemalnur, tasavvuf yoluna çıkmadan önce yirmi sene lisede kimya öğretmenliği yaptı. “Sufi bir ailenin içine doğmuştum ama kendi yolumu kendim bulmalıydım” diyor. “Bunun için felsefe ile başladım. Sartre ve Nietzsche okudum. İkisini de sevdim ama hayal kırıklığına uğradım. Bütün bu felsefeciler mutsuzdu çünkü söylediklerini uygulamıyorlardı. Sonra Mevlâna’yı keşfettim ve artık hayatım eskisi gibi hiç olmadı.”

Cemalnur bugün, Mesnevi ve Fihi Mafih’i otuz senedir, Kur’an’ı da on senedir çalışıyor ve öğretiyor. Mevlâna’nın aşk, barış ve hoşgörü mesajlarını anlatmak için yurt dışında yaptığı konuşmaları onu Avrupa’ya ve Amerika’ya taşımış. “İnsanlar tasavvufun mesajını anlıyor, dünyada birliği sağlayacak şey tasavvuf” diyor.

Bir defasında Mevlâna, “Ben ne doğudan ne de batıdanım” demişti. “Yerim yersizlik, izi olmayan iz, ne vücut ne ruh. Ben sevgiliye aitim. İki dünyayı bir olarak gördüm ve hatırladığım ve bildiğim bu birdir.”

Cemalnur’un taşıdığı da bu mesajdır; milletler, dinler ve cinsiyetler arasındaki farklılıkları eritmek... Mevlâna’nın eşsiz mesajından ilham alan Cemalnur, evrenseli, kendi inancını terk ederek değil, kendi içinde bütün inançların özünü bularak aramaktadır.

İnancının halk boyutuna da saygı gösteren dini bütün bir müslüman olarak Cemalnur, bir inanca bağlılığın, eğer gerçek ve samimi bir şekilde uygulanıyorsa, diğer tüm inançlara da saygı göstermenin en zarif yöntemi olduğuna inanıyor. Onun felsefesinin özü denge-zat ile cisim, madde ile mana, dişi ile erkek arasında bir denge...”Bugün bir kadın mistik olmak dünyayı terk etmek anlamına gelmiyor” diyor.

Dünyadan vazgeçmek çok kolay. Tasavvuf din ve dünyanın önemini –ilahî olanla dünyevî olanı dengelemeyi– öğretiyor. Dünyada olmak ama onun olmamak, cennetlerden ilim ve hikmeti alıp onu dünyaya iletmek, nihayet tasavvufun özüdür. “Tasavvufu kendi maddi yaşamı ile birleştiremeyen bir çok insan var” diyor Cemalnur. “Bu fikirde olmamaları için yalvarıyorum. Öğretmenlerim, tasavvufun herkes tarafından yaşanabilecek bir yaşam tarzı olduğunu bana gösterdiler.”

İslâm’ın esaslarına sadık kalan Cemalnur, sufi gelenekleri dahil birçok âdetlerde de ayrılıyor. Örneğin, farklı tarikatlara inanmıyor ve “Biz bütün tarikatlara bağlı olmalıyız” diyor.

Aynı şekilde, mürşidler hakkındaki geleneksel bakış açılarına ve müridlerin öğretmenlerinin elinde pasif bir ölü gibi olması inancına da meydan okuyor. “Benim grubumda, sadece mürşidden değil, herkesten öğreniriz” diyor. Her kim bizim içimizi güzelleştirebiliyor ve tasavvufla ilgili ders veriyorsa o bir mürşiddir” diyor. Anlayamayanlar için de açık bir şekilde anlatıyor: “Hepimiz burada öğretmeniz.”

En radikal olarak da, kadınların hala nasıl göründükleri ve ne giydikleri ile değerlendirildikleri bir toplumda, kendin gibi olmamayı reddediyor. Batılı görüntüsü, onun bir çok dindar için kabul edilebilir olmasını engelliyor. Ancak onunla konuşma gayretini gösterenler, onun, dindar olma iddiasında olan bir çok insandan çok daha fazla şeriata bağlı olduğunu öğreniyorlar.

Konferanstan bir kaç gün sonra Fatih semtindeki sufi dergâhlarından birinde bir Rifai zikrine davet edildim. Tasavvufun Türkiye’de resmî olarak yasak olduğunu öğreniyorum. Tasavvufa karşı bu mücadelenin nasıl da kaybedilen bir uğraş olduğunu düşünüyorum. İnsanları Allah’ı sevmekten nasıl alıkoyabilirsiniz?

Dergâhın içinde erkeklerin bir sıra halinde ayakta durdukları ve Allah’ın sıfatlarını bir melodi eşliğinde söyledikleri bir avlu var. Bunu yaparken bel ve dizlerden eğiliyor bir taraftan diğerine salınıyorlar. Etrafını çevreleyen verandada kadınlar oturuyor –sessiz izleyiciler olarak değil, aşırı derecede sesli katılımcılar olarak. Pakistan’da katıldığım kadınların sessiz kaldığı tecrit edilmiş bazı zikirleri düşünüyorum.

Sonra, öğrencileriyle çevrelenmiş Cemalnur’a bakıyorum. Onun, kadınların ne giydiği ve nasıl göründüğü ile insanların çok fazla ilgili olduklarını söylediğini hatırlıyorum. Kelimeleri kulağımda çınlıyor: “Her şey kalbinde ne olduğundan ibaret.”

Dışarıda kar yağıyor ama içerdekinden daha sıcak, daha samimi bir yer olması mümkün değil. Sarı gülü düşünüyorum. Canlı kalmasına hiç şaşmıyorum.



(Bu metin Elixir Dergisinin ikinci sayısında yayınlanmış olan İngilizce aslından tercüme edilmiştir.)

Kaynak:http://www.cemalnur.org

Blogcunun notu:

Tarikat  ehli kişilerin bilgisinde hüküm bulan  ve tanrı aşkı ile gönülde yer eden  insan sevgisinden yol alan bütün güzelliklerin paylaşıldığı  Kenan Rıfai Tarikatı  gibi anlamlandırılabilmiş olabilseydi  halkımızın bilincinde,elbetteki Atatürk'te  tarikat  yasağını koymamış olurdu.Ama malesef radikal yobazların dünyayı ve Türkiyeyi ele geçirme ugrasları adı altında sundukları,tarikat,şeriat böyle değildir,İslamın aslını göstermemek için halkı korkutan her yobaz allah düşmanlığını yaymaktan başka bir şey değildir,bilinçlenmiş gönüllerde yasaklara yer kalmamıştır aşk ve sevgiden,insan olmanın bilinci işte budur..Tasavvufta  dinde belırtılmiş esas olanı insan olmayı hissetmesi için insanların gönlüne açılan kapıdır..

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : İSTANBUL’UN GÜLÜ, Mevlana, Ayeda Husain Naqvi, Elixir Dergisi,

Kenan Rıfai'den Tasavvuf ve Tarikat Bilinçlendirmeleri


Kenan Rifâî’ye göre tasavvuf herhangi bir din kaydından müstakil olarak mevcut olup insanla beraber başlayan ve insanla beraber tekâmül eden bir tefekkür silsilesi, bir hayat tecrübesidir. Daima dinle yan yana görülmesi, dinin onun yardımına, şerh ve tefsirine muhtaç olmasından dolayıdır.

İnsanlıkla beraber başlayan ve dinlerin cevherini meydana vurma keyfiyeti diyebileceğimiz tasavvuf son istihalelerini İslâm dini ile beraber yaparak en olgun ve en kemâlli halini bulmuştur. Nasıl ki İslâm dini geçmiş bütün dinleri câmi ve onların zemini üstünde âbideleşmişse İslâm tasavvufu da böyledir. İndifâ (lav püskürtmek) eden bir yanardağın lâvlarını tutacak bir el ayası bulunmadığı gibi tasavvufun da yer yüzüne akmasını önleyecek bir kuvvet yoktur.

Onun tasavvuf anlayışı içinde hem ahlâkçıların, hem vahdet-i vücudcuların, hem de ilâhî temâşâcıların kuvvetli terkibi kaynaşarak şahsiyeti hamurunu, böyle müşterek bir maya ile kabartıp kıvamlandırmıştır.

Yukardaki ifadenin en güzel örneği: “Benim üç gözlüğüm var. Biri yakını gösterir, ötekini uzak için kullanıyorum, üçüncüsü ile de hem yakını, hem uzağı görüyorum. Yani bunda iki türlü görüşe de elverişli camlar mevcut. Eğer yakın gözlüğü ile uzağa bakacak olsam başıma dönme veriyor, keza uzak gözlüğü ile de yakın bir şeye baksam aynı hal vâki oluyor, fakat üçüncü böyle değil.

Bundan şu neticeyi çıkarmak mümkün: Demek oluyor ki: Yalnız dünyayı, şekli, maddeyi görmek isteyenler için âhireti, mânâyı, ruhu görmek mümkün olmuyor, yalnız âhireti görmek isteyenler için ise dünyayı görmek mümkün olmuyor. Halbuki insanın gözünde öyle bir gözlük olmalıdır ki dünyayı, yani zâhirî şekli görmesi mânâyı görmesine ve mânâyı görmesi de şekli görmesine mâni olmasın.”


Ken’an Rifâî’nin tasavvuftan kastettiği şey en geniş mânâsı ile “birlemek” tir. Çokluk halinde önümüze serilen bu âlemi bir bilip, bir görüp, bir sevmek.

Kendisine “tasavvuf nedir?” diye soranlara “gönül bilgisidir” diye cevaplandırıyor. Yine bir başka tarifinde “her hal ve vakitte edebdir”. “Tasavvuf güzel ahlâktır, güzel ahlâk ise edebdir, edeb ise Haktan başka bir şey görmemektir” diyor. “Herkesin kendi üstüne düşeni yapması bir ibadettir. Fiillerimiz, bu âlem sahnesinde oynanacak olan piyesten istidadımıza göre bize verilen rolün gereğidir.

TASAVVUF DİLDE HİÇBİR ŞEY, GÖNÜLDE HERŞEYDİR.

 “Tasavvuf demek incinmemek ve incitmemektir”. Allah’ın lutfu, keremi, kahrı, gazabı insanlara,yine insanlardan zuhur eder. O halde her muamelenin Hak’la olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin? Bizim vücudumuz Allah’ın sözüne, fiiline, dâhilî ve hâricî tasarrufuna bir âlettir, çoğu zaman insan, Hakk’ın bu tasarrufunu kendinden zanneder. Halbuki bu tasarruf ödünç ve emanettir. İşte Resulullah’ın, nefsini bilen Rabbini bilir, diye ifade ettiği düstûrun mânâsı budur.

Mükevvenat, yani çokluk, Allah’ın birliğine mâni değildir. Nasıl ki denizin dalgaları, denizin birliğine mâni değilse... Meselâ adetleri ele alalım: 1, 2, 3 diyoruz. Fakat aslında iki var mıdır? İki, birin tekerrürüdür. Anlaşılıyor ki çokluğun ifadesi olan bütün adetlerin vücudu birin tekrarından meydana geliyor, yani birden başka adet yoktur. Hep vahdet-i vücut... unité absolue. Bu vahdet ilmi hasıl olunca faili, mevcudu yalnız Allah bilirsin. Hazret-i Ebubekir bunun için “hiçbir şey görmedim ki onda Allah’ı görmeyeyim” dedi. İşte bunu bildin mi ne kediyi, ne köpeği, ne soğanı, ne sarmısağı fena görmez, tahkir edemezsin.

O, bütün kâinatı Allah’ın dünya planında zuhura gelişi olarak nazar-ı itibare aldığından o her zerrede bir nur, her katrede bir zuhur vardır diye şu âlem içre ne varsa hepsi ile muamelesini Hakla muamele biliyor, her şeyi Hak diye taziz ediyor, saygı gösteriyor ve seviyor. Ken’an Rifâî, Allah sevgisini soyuttan somuta, dünyaya mahlukata getirmiş, yani başka bir deyişle kuvveden fiile intikal ettirebilmiştir.

Bu sebeple her fiil ve sözün mânâsını bilerek icra edilmesi gerektiğini söylüyor. “Sabahtan akşama kadar lâ ilâhe illâllah demenin hiçbir faydası yoktur, mânâsını bilmedikten sonra, onu bir plağa da söyletebilirsin” diyor.

İnsan kâfirde, mü’minde, ganîde, fakirde, nar ve nurda aynı tecelliyi gördüğü vakit ancak o zaman, hakikaten lâ ilâhe illâllah demiş olur. Niyâzi’nin “ Kâbede, puthanede, hanede, viranede, çağırırım dost, dost..” dediği bu mânâyı işarettir.

Bir yerde gene “Allah gayrı değil ki ona vasıl olasın” diyor. Ve sonra şöyle devam ediyor: “Perde olan senin kendi vücudundur. Sen sensiz Allah’a git, aranızdaki mânia, engel hep senin senliğindir.”

Hakiki hürriyet, nefsin elinden âzâd olmaktır. Yoksa ben hürüm, hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz, insan nefsinin zebûnu iken, hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamıyan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak, isteklerinin, içgüdülerinin, arzularının esiri değil emiri olan insan Koca İskender’e (sen benim bendemin bendesisin) diyen Diojen gibi, gerçek mânâda hür olabilir.

En küçük zerreden bütün mevcudata kadar her şey Yaratan’ın tecellisine gark olmuştur. Her insan, Hakk’ın bir başka sûretinde bize el uzatan sadık bir dosttur. Hayatı, dosttan ayan bir nesne yok, gözsüzlere gizli imiş, diyen Niyazi’nin görüşü ile seyredebilmek ne büyük bir zevktir. Ne mutlu o göze ki birbirinin zıddı olan mevcudatın mânâsına nüfuz etmiştir ve bu suretle birliğin azamet ve şanını hayretle temâşâya dalmıştır. Yani, yabancılar yok, zıdlar var. Bir kabın içinde ne varsa o kabdan o sızar.

Allah akl-ı küldür, Allah’ı ancak kendimizde mevcut olan Allah’la bilebiliriz. Hazret-i Ebubekir’in “Rabbimi Rabimle gördüm. Dedim ki kimsin, dedi ki senim” demesi ve Muhiddin-i Arabi’nin: “Kul Rabdır, Rab kuldur, o halde bu teklif kimedir” diye sorması bu yüzdendir.

Bütün bunları özetlemek istersek diyebiliriz ki Kenan Rifâî’nin tasavvuf anlayışı bütün mevcudatı Hak, Hakkı da halk bilmek esasına dayanan ve insandan kendi fânî vücudunu bâkî olan Hakk’ın yani halkın hizmet ve menfaati yolunda harcamasını taleb eden bir alem görüşüne dayanıyordu. Zira o, insan idrakine sonsuz cüz’üler şeklinde dökülen küllî varlığı, mânâ dolu bir vahdet halinde idrak edebilme keyfiyetini benliğine bütünü ile maledebilmiş olan gerçek bir mutasavvıftı.

Kenan Rifâî ne bir mistik filozoftur, ne de bir moralist filozof. Bu ikisi arasındaki fark ise âşikârdır. Birisi yaşar, diğeri tahlil ve terkib eder. Bir mutasavvıfın, yaşadığı hayat tarzına ve hayat tecrübelerine isim koyup onları sınıflandırmaya ihtiyacı, hatta belki de vakti yoktur. O, hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip, insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi birlikten çokluğa doğru götüren insandır

TARİKAT NEDİR?

 Yolcuyu varması gereken noktaya, müridi mürşidine, parçayı bütüne kavuşturan yoldur.

Değişik ve çeşitli şekillerde görünür fakat hakikat cihetiyle birdir. Hepsine birden Tarikat-ı Muhammediye denir.

Kâbe’ye giden bir çok yol vardır ama varılacak nokta birdir. Bu yollar hacca niyet eden kimsenin bulunduğu yere göre uzun, kısa, güç veya kolay olabilir. Tarikler de böyledir ki sâlikin ezelî istidadına göre güç veya kolay olabilir.

Bu yolda kâmil insanın yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Kâmil insanların çokluğu ise hakikatteki birliklerine mâni değildir. Onların arasında da fark yoktur, tıpkı Kur’an-ı Kerîm’de “Resuller arasında fark yoktur “ buyurulduğu gibi.

Netice şudur ki dünyaya gelmekten maksat bu yetiştirici, tamamlayıcı kâmil kişiyi bulup terbiyesine girmektir. İş Kadirîlik, Rifâîlik, Mevlevîlikte değil insan bulmaktadır. O insan bulundu mu herşey bulundu demektir. Yeter ki onu kendimize rehber ve imam edelim.

Tarikat Hz. Mevlânâ’ya göre kanlı bir yoldur. Orada can vermek de her kişinin kârı değil er kişinin kârıdır.

Tarikat akıl dışı bir yoldur. Eğer her dava her müşkül akıl ile halledilmiş olsaydı peygamberlere ve mürşitlere lüzum kalır mıydı?

Tarikat yolu aşk yoludur, akıl işi değildir.

Tarikatın bir mânâsı da çekildiği yöne doğru kulluk etme ihtiyacıdır. Çekiliş ve muhabbet olgun ruh kârıdır. Yani bir insan başka bir insana tâbi olup ondan şifalanmaya muhtaçtır (insanlığın gerekçesi kendinden daha üstün bir insanı bulup onun önünde diz çökmektir). Nietzsche de aynı istek yüzünden ızdırap çekip aklî muvazenesini kaybetmiştir.

Tarikat tevhid ilmini öğrenmek için kurulmuş bir cemiyettir. Hasılı tarikatın varmak istediği nokta tevhiddir.

Cezbetmek, cezbedilmek ve cezbedilenin de kendisini cezbedene muhabbet ve itaati, tarikat denilen yolun esasıdır. Sevgiliye varmak için cezbedenin gittiği yolu takiptir. Fakat bu yolda aşka istidat aynı değildir. Dünyada her şey yanar, taş bile; fakat bir taşın yanış istidadı ile odunun, gazın hele alkolün yanma kabiliyeti bir midir?

Zor bir yol olan tarikatten insanı alakoyan şeytanın “Bu yol kanlı yoldur, burada ölüm vardır” diye bağırışlarıdır. Fakat kişi Hak erbabı ise “Ko ölürsem ben öleyim” der ve bu yolda ilerler. Ancak tarikat gerçeğine sarılan kişinin maddî vücudu önemini kaybeder.

Gerçek tarikat, insanı gönül sahibinin gönlüne götüren yoldur.Çünkü ancak gönül sahibinin gönlüyle insan ahlâkını tasfiye eder.

Tarikat, kendinden sefer edip kendiliksiz kendine gelmek demektir, yani kendini silip kayıtsız şartsız sevgiliye ulaşmaktır.

Tarikat var gibi görünen vücudun yok olduğunu bilmek ve Hakk’ın zenginliğine vâsıl olmasını sağlamaktır.

Tarikat, irfân-ı Muhammedî (her yerde Allah’ı görmek) demektir. Kerâmet göstermek demek değildir. Zaten ehlullahın varlığı kerâmettir. Ayrıca mucizenin iman sebebi olmadığının en büyük delili Ebu Cehildir. İman sebebi olan cinsiyettir. Eğer ruhları aynı cinsten değilse birbirlerine iman etmezler.

Tarikat zikir veya ibadet değildir. Kâmil mürşidi bulup önünde yok olmaktır.

Tarikat hiç bir ahlâkî kanunun sağlayamadığı ruh ve kalb birliğini imar eder.

Tarikatin mânevî yönü ruhları temizleyip kemâle sevketmek ve insanlığı buldurmaktır. Maddî yönü ise mevki farkı gözetmeksizin insanları birbirine yardım edecek ve arka olacak kardeşler haline getirmesidir. Tarikatte diğerinden üstün olan daha olgun, daha vefakâr ve daha sadık olandır.

Tarikat âleminde Hakka giden iki yol vardır. Biri kuldan Hakka yani çalışma ve gayret yolu, diğeri Hak’tan kula yani aşk yoludur. Sade ibadetle gidenin işi zordur ama aşk ehlinin gerçek aşkı bulduktan sonra maddî varlığa ihtiyaçları kalmaz. Tenin ve bedenin zaaflarından aşklarının ateşine noksanlık gelmez, çünkü onlar Allah’ın cezbe bineğine binmiş olarak kendi makam ve menzillerinde seyrederler.

Tarikat ehli üç kısımdır. Biri akıl sahipleri olup halkı zahir, Hakkı bâtın görürler. Diğeri göz sahipleri olup Hakkı zahir, halkı bâtın görürler. Üçüncüsü de saadet sahipleridir ki; bunlar halka da Hakka da hitap etseler yalnız Hakla konuşurlar. Korku ve hüzün bilmeyen kullar Allah’ı seven halka ise şefkat, merhamet, af, hilm ve sabır ile muamele edip ne kimseden incinen ne de kimseyi inciten kullardır.

Dervişlik yani tarikat ehli olmak, sırf tekke ile olmaz insanlıkla ve doğru insanı bulmakla olur. Bu da ruhun safiyete ermesi ve cismânî hırslardan kurtulması demektir.

Cebir iki türlüdür. Şeytânî cebir; tamamen nefsânî arzulara tâbi olmak demektir. Rahmânî cebir ise tarikat ehlinin süluklerin yolunun orta yerinde olur ve Allah’ın istediği üzere hareket etmeye çalışırlar.

Tarikat ehli itirazı hayatından kaldırır ve tevhidin sükut olduğunu bilir. Ama anlamak, emin olmak için sorması gerekeni sorar.

Köke merbut olan kimse yani tarikatte yol almaya başlamış olan kimse, mevki ve bilgi sahibi kimselerden çok daha üstündür.

Tarikatın irfan basamağı “Lâ ilâhe illallah”tır. Tarikat erbabının kesretle meşgul olmaya sevk olunuşunun sebebi, Allah’ın onu yoluna sadık mı diye imtihan etmek istemesindendir. Tarikat mektebindeki sâlik kabz (yaptığımız hatadan dolayı içimizdeki sıkıntı) ve bast (Allah’ın hoşuna giden bir şeyi yapmaktan dolayı içimizde duyduğumuz huzur)un Allah’tan olduğunu bilir.

Tarikat edebi iki kısımdır. Zâhir edebi; şeriat-ı Muhammediye’ye tutunmaktır, iç edeb ise Hakk’ın yaptığında hiçbir yanlış görmemektir. Kur’an-ı Kerîm baştan aşağı edebdir ve edebi telkin edicidir.

ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MâRİFET NEDİR?

 Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki “Şeriat kavlim, tarikat halim, hakikat Re’sülmâlimdir”. Yani Allah’la ahdim üzere şeriate uyarım fakat şu andaki halim Allah’a giden yol üzerinde istikrar üzere oluşumdur. Varacağım nokta ise Hakikat’tir çünkü bu bana ezelden nasip olmuştur.

Şeriatte kısas vardır. Tarikat fiilin Hak olduğunu bilir ama vasıtayla da ilgilenir. Hakikat vasıtadan geçmiş, Allah’ı ile meşguldür. Mârifet ise halkta Hakkı görmek derecesine ermek demektir. Tarikatın icabı sükûttur, fiilin Hakk’tan olduğunu bilen nasıl konuşur.

Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır.
Hz. Ali der ki “Sen bana haramdan geç dedin ben ise helâlinden de geçtim”.

Tarikatın ilk basamağı şeriattır. İlâhî hükümlerin kul tarafından îfâsını emredici kanun demektir. Hakikat ise tarikatın üst seviyesidir. Demek ki tarikat şeriatten hakikate varan yoldur. Hakikatle kuvvetlenmeyen şeriat ve şeriate bağlı olmayan hakikat makbul değildir. Tarikat; şeriatın meyvesi, hakikatin ağacıdır.

Tarikatte kutup makamına gelen kişi şeriat, tarikat, mârifet derecelerini geçmiş, seçilmiş, beğenilmiş ve sâfiyet kazanmış olursa (bu 7 makam, 4+3, Fâtiha’nın 7 âyetine, insanın cemâlinde olan 7 işarete, ayrıca ateş, hava, su ve toprak ile akıl, ruh ve nefse işarettir) o vakit devrin sahibi olur. Onun için Peygamber Efendimiz "beni gören Allah’ı görür, kim ki Allah’ın velisine ihanet ederse Allah’a ihanet eder" buyurmuştur.

Şeriat, tarikat, hakikat, mârifet sadece insanın geçirdiği evreler değildir. Dünya ve tabiat yani madde de bu devreleri geçirir.

Şeriat deri, tarikat et, hakikat kemik, mârifet iliktir.

Şeriat ilaç, tarikat ilacı yutmak, hakikat ise hastalığın geçmesidir.

Şeriat meşale, tarikat yol, hakikat varılacak yerdir.

Şeriat ilimdir, tarikat ameldir, hakikat o amelin semeresidir.

Şeriat gemi, tarikat deniz, hakikat oradaki incilerdir.

Kenan Rıfai

Blogcu notu:

Yazıda  bahsi geçen  Şeriat ve tarikat anlatımları, radikal yobazların yalanları ile dolu olan şiddet  ve saldırganlık olarak onlarda mana bulabilmiş zavallı görüntülerden uzak bir şeriattır.Dikkatli okunması  ve anlamında şaşılmaması gereğini hatırlatmak istedim..

Kaynak :       http://www.cemalnur.org

Yorum (3) Yorum yaz! | Etiketler : Kenan Rıfai, sufi, tasavvuf, tarikat, şeriat, mürşid, kamil, kuran-ı kerim, marifet, hakikat

Neden türbana karsiyim?‏

 

1) Türbana, bir yasaklama aracı olduğu için
 karşıyım.  Türban bir yasaklama
 aracıdır, çünkü her şeyden önce kadın saçına yasak
getirmektedir.  'türbana özgürlük' demek, 
'kadına yasak getirin'  demek olduğu
 için türbana karşıyım.


 2) Türbana, kadına bir hakaret olduğu için
 karşıyım.  Çünkü türban, kadını
 erkekten aşağı gören, kadını ikinci sınıf insan kabul
 eden, kadını bir günah
 sembolü olarak aşağılayan erkek
 egemen, çağdışı, arkaik bir
 anlayışın sembolüdür.


 3) Türbana, erkeğe bir hakaret olduğu için
 karşıyım.  Kadın türban takmazsa,
 erkeğin şehvet duygularına esir düşeceğini varsayan
 ve erkeği gelişmemiş, ilkel güdülerinin esiri bir yaratık
 olarak kabul eden bir zavallı
 anlayışa karşıyım.


 4) Türban serbestisine, laik demokrasiye karşı olduğu
 için karşıyım. Demokrasinin temel direği laikliktir. Laik
 bir ülkede ise dinsel
 amaç veya gereksinimlere göre yasa
 çıkarılamaz.  Türban serbestisi bu temel
 ilkeyi çiğnemekte, laikliğe dolayısıyla demokrasimize
 büyük bir darbe vurmaktadır.


 5) Türban serbestisine, hukuk devletine karşı olduğu
 için karşıyım.  Söz konusu
 düzenlemeye, tüm yüksek yargı kararlarına karşı bir
 kafa tutma anlamına geldiği için karşıyım.


 6) Türban serbestisine, yalnızca ulusal değil
 uluslararası hukuk kararlarına
 karşı olduğu için de karşıyım.  Avrupa İnsan Hakları
 Mahkemesi kararlarına ve
 dolayısıyla evrensel değerlere de kafa tuttuğu için
 karşıyım.


 7)  Türban serbestisine, dinsel ve/veya siyasi her
 türlü sembolün kamusal
 alanda kullanımına karşı olduğum için karşıyım. Çünkü
 bu  tür semboller ayrıştırıcı bir işlev görecek ve
 gruplaşmalara, bölünmelere, kaosa neden
 olacaktır.

 8) Türbana negatif değil, pozitif ! özgürlük yanlısı
 olduğum için
 karşıyım.  Dinsel, ailevi ve benzeri baskılarla türban
 takmak zorunda 
bırakılmış bir kızımızın, kendi özgür iradesiyle bu
 seçimi yaptığı
 aldatmacasına karşıyım. Türban takarak (veya
 taktırarak) belirli bir
 ideolojiye teslim olmuş bulunan bir insanın, kişisel
 gelişimini tamamlaması
 mümkün olamayacağı için türbana karşıyım.


 9)Türbanın üniversitede serbest
 bırakılmasına, üniversite ruhuna aykırı
 olduğu için karşıyım.Şu veya bu şekilde dinsel
 inancın girdiği bir
 üniversitede akıl, orayı terketmek zorunda
 kalacaktır.  Dinsel dogmaların değil
 akılcı düşüncenin egemen olması gereken, laik
 düşüncenin en gerekli olduğu
 üniversitelerde böylesi bir uygulama düşünülemez.

 10) Türbanın 'yalnızca' üniversitelerde serbest
 bırakılacağı iddiaları bir
 kandırmaca olduğu için bu düzenlemeye karşıyım.Çünkü
 bu uygulama bir domino
 etkisi yaratacak ve sonunda her kademedeki öğretim
 kurumuna ve kamusal
 hizmet alanına yayılacaktır. Bunu görmemek için
 insanın ya aptal ya da kötü niyetli olması gerekir.


 11) Bu serbestiye, bizi çağdaş uygarlıktan
 uzaklaştıracağı ve ülkemizi ilkel
 ortaçağ zihniyeti yörüngesine oturtarak tüm
 kazanımlarımızı yok edeceği için
 karşıyım.
 12) Din devletine karşı olduğum için türbana
 karşıyım.  Günümüzde artık bir
 vicdan meselesi olması gereken dini, semboller
 vasıtasıyla topluma dayatan, bu
 uğurda anayasal düzenlemeler yapabilme cüretini
 gösteren ve bugüne kadar
 yaptıklarıyla artık deşifre olmuş bu iktidarın nihai
 amacının bir din
 devleti olduğu artık anlaşılmalıdır.


 13) Bu düzenlemeye, emperyalizme karşı olduğum için
 karşıyım.  BOP ve ılımlı
 islam projelerinin bir uzantısı olan bu
 serbesti, emperyalizmin Türkiye'yi
 islam ülkelerine bir model ülke olarak sunma (bir 
başka ifadeyle laikliği
 sulandırma)  projesinin bir sonucudur.
14) İstismara karşı olduğum için bu düzenlemeye
 karşıyım.  Bu
 düzenleme, yıllardır acımasızca türbanı bir istismar
 aracı olarak
 kullanan, halkın din duygularını sömüren
 siyasetçilerin onaylanması anlamına
 gelecek ve sömürü daha da ivme kazanacaktır.


 15) Ve son olarak bir Atatürk'çü olarak türbana
 karşıyım.  Türban serbestisine
 laik cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk'e
 ihanet anlamına geldiği ve bu
 ihaneti kabullenemediğim için karşıyım.


 Prof.Dr.Oğuz İNEL
 Emekli Öğretim Üyesi

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Neden türbana karsiyim, Prof.Dr.Oğuz İNEL, BOP

The End of Time (Zamanın Sonu) ve Kuran-ı Kerim



The End of Time (Zamanın Sonu) adlı kitabın yazarı ünlü fizikçi Julian Barbour, Discover dergisi tarafından yapılan bir röportajında bu konunun bilimsel bir gerçek olduğuna dikkat çekmektedir. Julian Barbour:
Yaşadığımız her an aslında sonsuz diyor ve bizim değişik versiyonlarımızı farklı farklı zamanlarda kendi içinde barındıran bir evrende yaşadığımızı, birçok statik (durağan) ve sonsuza kadar süren tabloda aynı anda bulunduğumuzu belirtiyor. Barbour bunların her birine olası durağan yaşam konfigürasyonları yani şimdi diyor ve her şimdinin eksiksiz, kendi kendini içeren değişik bir evren olduğunu izah ediyor.

Julian Barbour ' un bu açıklamaları sonsuzluk konusunun bilimsel yönünü son derece iyi vurgulamaktadır. Gerçekten de geçmiş ve gelecek, Allah ' ın hafızasında her an hazır bulunmaktadır. Günümüzde fizik alanındaki gelişmelerle bilimsel olarak da ispatlanan bu gerçekler, Kuran ' da zamansızlık ve sonsuzluk hakkında bildirilen ayetlerle büyük bir uyum içindedir. Allah ' ın yaratışındaki bu büyük mucize, Allah ' ın sonsuz kudretini ve yüceliğini gösteren olağanüstü bir bilgi, üzerinde önemle düşünülmesi ve kavranılması gereken büyük bir hakikattir

Ölüm İnsan İçin Yokoluş Değildir




Aslında insan doğduğu (Allah ' ın bu kişiyi varlık alemine getirdiği) andan itibaren sonsuz hayatına başlamıştır. Hayatındaki diğer kareler gibi ölüm de bir karedir ancak gerçekte o insan diridir. Ölümden önceki ve sonraki kareler ve o insana ait her şey aynen muhafaza edilmektedir. Örneğin ölen birinin ardından "çok genç bir insandı yazık oldu" derler. Oysa o genç insana ait her şey, tüm özellikler, yaşadığı tüm detaylar, çocukluğu, doğumu, ailesiyle olan anıları canlı bir şekilde aynen durmaktadır. Yok olmaz ya da kaybolmaz, yaşanılanlar olduğu gibi muhafaza edilir. Dünyadaki imtihanın bir gereği olarak insana gösterilmez, hafızasından ve görüntüsünden silinir fakat bu onların olmadığı anlamına gelmez.

Allah katında bir insanın doğumu da, yaşamı da, ölümü de aynı anda olup biter. Hatta bütün insanlar için aynı şey geçerlidir. Tüm insanlar şu an doğmuş ve şu an ölmüş durumdadırlar. Tekrar dirilmiş ve cennet ya da cehennemdeki yerlerini almışlardır. Bu nedenle hiçbir insan ölmez ya da yok olmaz, sonsuza kadar diridir. Sonsuzluğun içinde bir zaman yaşanmaktadır.
Bunu şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz.

Allah Kuran'da uykunun da bir nevi ölüm olarak yaratıldığını haber vermiştir. Bu durumda insan her akşam zaten öldüğünü görür, aynı şekilde her sabah uyanırken dirilişi de görür. Çünkü Kuran ' da şöyle buyrulmaktadır:

“Allah ölecekleri zaman canlarını alır; ölmeyeni de uykusunda (bir tür ölüme sokar) Böylece kendisi hakkında ölüm kararı verilmiş olanın (ruhunu) tutar, öbürünü ise adı konulmuş bir ecele kadar salıverir. Şüphesiz bunda düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Zümer Suresi, 42)

ZAMAN, BİR ANI DİĞER AN İLE KIYASLADIĞIMIZDA ORTAYA ÇIKAN BİR KAVRAMDIR

Zaman, tamamen bizim algılarımıza ve algılarımız arasında yaptığımız kıyasa dayalı bir kavramdır. Örneğin, siz şu anda bu kitabı okuyorsunuz. Varsayalım ki, kitabı okumadan önce mutfakta yemek yiyordunuz. İşte mutfakta yemek yediğiniz "an" ile "şu an" arasında bir süre olduğunu düşünür ve buna "zaman" dersiniz. Gerçekte ise, mutfakta yemek yediğiniz "an" sizin hafızanızdaki bir bilgidir. Ve siz içinde bulunduğunuz "şu an" ile, hafızanızdaki bilgi arasında bir kıyas yapar ve bunu "zaman" olarak nitelendirirsiniz. Bu kıyası yapmadığınız takdirde zaman kavramı da kalmayacak, insan için sadece içinde bulunduğu an mevcut olacaktır.

Örneğin, bir insanın lise mezuniyet töreni hafızasındaki bir bilgidir. İnsan, o lise töreninden itibaren hafızasındaki diğer bilgileri de içinde yaşamakta olduğu an ile kıyaslayınca, zaman algısını elde eder ve hafızasındaki bilgiler doğrultusunda bu zamanın uzunluğunu veya kısalığını tayin eder. Oysa bu "uzunluk" ve "kısalık"da tamamen beyninde oluşan ve bu kıyastan kaynaklanan bir histir.

Zaman, bizim yaşadığımız olaylar arasında yaptığımız kıyasa dayalı bir kavramdır. Örneğin, bir kişi odaya girer. Sonra yerde duran kalemi görür ve eğilip onu alır. Bundan sonra bu kalemi masaya götürür ve oraya bırakır. Kişi, tüm bu eylemler arasında kıyas yapar. Her biri arasında bir süre geçtiğini düşünür ve böylece zaman algısını elde eder

Kısacası zaman, beyinde anı olarak saklanan birtakım bilgiler, daha doğrusu görüntüler arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır. Eğer bir insanın hafızası olmasaydı, o insan sadece içinde bulunduğu anı yaşayacak, beyni bu tür yorumlar yapamayacak ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmayacaktı.

ZAMANIN BİR ALGI OLDUĞU KONUSUNDA BİLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ

Zamanın, hareket eden cisimler ve meydana gelen değişimler arasında yaptığımız belirli bir sıralamadan doğan bir kavram olduğu gerçeği, bugün bilimsel olarak da kabul edilmiştir. Bu konuda görüş belirten düşünür ve bilim adamlarından örnekler vererek konuyu daha iyi açıklamaya çalışalım. 

Fizikçi Julian Barbour, zamanın bir algı olmasının, birçok insan için kabullenilmesi zor bir gerçek olduğunu belirtmektedir. Discover dergisinde, Barbour ile yapılan bir röportajda zaman algısı için şu yorumlar yapılmaktadır:

Ben hala kabullenmekte zorlanıyorum" diyor (Barbour). Ancak, sağ duyu evreni anlamak için hiçbir zaman güvenilir bir yol gösterici olmadı. Copernicus Güneş'in Dünya çevresinde dönmediğini ilk söylediğinden beri fizikçiler algılarımızı şaşırttılar. Herşeye rağmen, Dünya 67,000 mil/saat hız ile boşlukta dönerken en ufak bir hareket bile hissetmiyoruz. Barbour zamanın geçtiğine dair hissimizin, "Düz Dünya Cemiyeti"nin (Flat Earth Society) batıl inancı kadar yanlış olduğunu iddia ediyor."

Yukarıda da görüldüğü gibi, ünlü fizikçi Barbour, zamanın mutlak olduğuna dair sahip olduğumuz inancın batıl olduğunu belirtmektedir. Ve günümüzde fizik alanındaki araştırmalar bu gerçeği açıkça göstermektedir. Zaman mutlak değildir, meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli bir kavramdır.

Nobel ödüllü ünlü genetik profesörü ve düşünür
ise, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zamanın geriye akışı ile ilgili şunları anlatır:

Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini tasarlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici işbirliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir.

Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine göre işlediği için şu andazamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir. Eğer hafızamızdaki bilgiler geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi dizilse, zamanın akışı da bizim için geriye doğru oynatılan filmlerdeki gibi olacaktır. Böyle bir durumda, geçmişi gelecek, geleceği de geçmiş olarak algılamaya başlar, hayatı şimdiki düzeninin tam tersi bir düzende yaşarız.

Gerçekte ise zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.

Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en büyük fizikçisi sayılan Einstein'ın ortaya koyduğu Genel Görecelik Kuramı ile de doğrulanmıştır. Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:

Salt uzayla birlikte Einstein, sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını da bir yana bıraktı. Görecelik Kuramı'nı çevreleyen anlaşılmazlığın büyük bölümü, insanların zaman duygusunun da renk duygusu gibi bir algı biçimi olduğunu kabul etmek istemeyişinden doğuyor... Nasıl uzay maddi varlıkların muhtemel bir sırası ise, zaman da olayların muhtemel bir sırasıdır. Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur.

Einstein'ın bu sözlerinden, zamanın ileriye doğru aktığı fikrinin tamamen bir şartlanma olduğu anlaşılmaktadır.

Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir.


Genel Görecelik Kuramı'na göre "zaman mutlak değildir, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur."

Rüyalarımız, zamanın göreceliğinin anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Biz uykumuzda günlerce sürdüğünü düşündüğümüz olaylar yaşarken, aslında sadece birkaç dakika hatta birkaç saniye süren bir rüya görmüşüzdür.

Konuyu biraz daha açıklamak için bir örnek üzerinde düşünelim. Özel olarak dizayn edilmiş tek pencereli bir odaya konup, burada belirli bir süre geçirdiğimizi düşünelim. Odada, geçen zamanı görebileceğimiz bir de saat bulunsun. Aynı zamanda odanın penceresinden güneşin belirli aralıklarla doğup-battığını görelim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o odada ne kadar kaldığımız sorulduğunda vereceğimiz cevap; hem zaman zaman saate bakarak edindiğimiz bilgi, hem de güneşin kaç kere doğup battığına bağlı olarak yaptığımız hesaptır. Örneğin, odada üç gün kaldığımızı hesaplarız. Ama eğer bizi bu odaya koyan kişi bize gelir de, "aslında sen bu odada iki gün kaldın" derse ve pencerede gördüğümüz güneşin aslında suni olarak oluşturulduğunu, odadaki saatin de özellikle hızlı işletildiğini söylerse, bu durumda yaptığımız hesabın hiçbir anlamı kalmaz.

Bu örnek de göstermektedir ki, zamanın akış hızıyla ilgili bilgimiz, sadece algılayana göre değişen referanslara dayanmaktadır.

Farklı koşullarda, insanların aynı zaman dilimini, daha uzun veya daha kısa algılamaları da bunun bir örneğidir. Örneğin, ameliyattaki kardeşinin çıkmasını bekleyen bir insan için, bir saatlik süre aradan saatler geçmiş kadar uzun gelir. Ancak aynı kişi çok zevk aldığı bir işi yaparken, bir saatin nasıl geçtiğini anlamaz.

Einstein'ın Genel Görecelik Kuramı'nın bilimsel olarak ortaya koyduğu bir gerçek şudur: Zamanın hızı, bir cismin hızına ve çekim merkezine olan uzaklığına göre değişmektedir. Hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır daha yavaş işleyerek sanki "durma" noktasına yaklaşmaktadır.

Bunu Einstein'ın bir örneği ile açıklayalım. Bu örneğe göre ikiz kardeşlerden biri Dünya'da kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Uzaya çıkan kişi, geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır. Aynı örnek, ışık hızının yüzde doksan dokuzuna yakın bir süratle hareket eden roketle uzayda yolculuk yapan bir baba ve Dünya'da kalan oğlu için de düşünülebilir. Einstein'e göre, "Eğer babanın yaşı 27, oğlunun yaşı 3 olsa, 30 dünya senesi sonra baba dünyaya döndüğünde oğul 33 yaşında, baba ise 30 yaşında olacaktır.''

Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; tüm maddesel sistemin atomaltı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri gibi işlemler daha ağır işlemektedir. Böylelikle kişi zamanın yavaşlamasını hiç fark etmeden günlük yaşamını sürdürür.


ZAMANIN İZAFİ BİR KAVRAM OLDUĞU KURAN'DA BİLDİRİLMİŞTİR

Önceki sayfalarda da belirtildiği gibi, zamanın mutlak bir gerçek değil, izafi bir algı olduğu modern bilimin bulguları ile kesinlik kazanmıştır. Bilimin 20. yüzyılda keşfettiği bu gerçeğin, Kuran'da 1400 sene önce bildirilmiş olması ise çok büyük bir mucizedir.

Örneğin Allah, birçok ayetinde dünya hayatının çok kısa olduğunu vurgulamaktadır. Bir insanın ortalama 60 yıllık ömrünün, ayetlerde "günün bir saati" kadar kısa olduğunu Rabbimiz şöyle belirtmektedir:

Sizi çağıracağı gün, O'na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)

Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları birarada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar. (Yunus Suresi, 45)

Bazı ayetlerde ise, zamanın insanların sandıklarından çok daha kısa olduğu şöyle bildirilir.

Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz." (Mü'minun Suresi, 112-114)

Kuran'da başka ayetlerde ise, farklı boyutlarda zamanın daha farklı bir hızla aktığı haber verilmektedir. Örneğin Allah'ın katındaki bir günün insanların bin yılına eşit olduğu belirtilmektedir. (Hac Suresi, 47) Bu konu ile ilgili diğer ayetler şöyledir:

Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)

Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir. (Secde Suresi, 5)

Kuran'ın daha pek çok ayetinde kullanılan üslup zamanın bir algı olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Örneğin Allah Kuran'da bahsedilen mümin bir topluluk olan Kehf ehlini 300 yılı aşkın bir süre derin bir uyku halinde tutmuştur. Daha sonra uyandırdığında ise bu kişiler, zaman olarak çok az bir süre kaldıklarını düşünmüşler, ne kadar uzun uyuduklarını tahmin edememişlerdir:

Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk (derin bir uyku verdik). Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. (Kehf Suresi, 11-12)

Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık." Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir..." (Kehf Suresi, 19)

Aşağıdaki ayette anlatılan durum da zamanın aslında psikolojik bir algı olduğunun önemli bir delilidir.

Ya da altı üstüne gelmiş, ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi?) Demişti ki: "Allah, burasını ölümünden sonra nasıl diriltecekmiş?" Bunun üzerine Allah, onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra onu diriltti. (Ve ona) Dedi ki: "Ne kadar kaldın?" O: "Bir gün veya bir günden az kaldım" dedi. (Allah ona:) "Hayır, yüz yıl kaldın, böyleyken yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış; eşeğine de bir bak; (bunu yapmamız) seni insanlara ibret-belgesi kılmamız içindir. Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: "(Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir." (Bakara Suresi, 259)

Görüldüğü gibi bu ayetler zamanın izafi olduğunu, mutlak olmadığını açıkça bildirmektedir. Yani zaman, algıya ve algılayana göre değişmektedir; algılayan dışında kendi başına bir varlığı olan sabit bir varlık değildir.


ZAMANIN İZAFİYETİ, KADER GERÇEĞİNİ DE AÇIKLAMAKTADIR

Zamanın izafiyeti ile ilgili açıklamalardan ve ayetlerden görüldüğü gibi, zaman algıya değişkenlik gösteren, sabit olmayan bir kavramdır. Örneğin bizim için milyarlarca yıl süren bir zaman dilimi, Allah katında bir andır. Bizim için 50 bin yıllık bir süre melekler ve Cebrail için bir gündür.

Bu gerçeğin bilinmesi, kader konusunun kavranması için çok önemlidir. Çünkü kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini, Allah katında geçmiş ve gelecek tüm olayların nasıl yaşanıp bittiğini ve kaderin gerçekliğini bir türlü kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim açımızdan yaşanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah'ın yarattığı zamana bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz ve hafızamıza verilen bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz. Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereği "gelecek" olarak isimlendirdiğimiz olayları hafızamıza vermediği için, gelecekte ne olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir, zaten bunların tümünü yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah bir olayın sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu da O'nun katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un nasıl bir sona uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a göndermeden. Hz. Musa daha doğmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu olaylar Firavun'un sonu ile birlikte Allah katında tek bir an olarak yaşanmıştır. Ayrıca Allah için geçmişi hatırlama diye bir şey de yoktur. Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima karşısındadır, hepsi aynı anda mevcuttur.

Bir insan tüm hayatını bir film şeridi olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise, bu film şeridinin tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan O'dur. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir. Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir.


"GEÇMİŞ" KAVRAMI HAFIZAMIZDAKİ BİLGİLERDEN DOLAYI OLUŞUR

Biz, bize verilen telkinden dolayı, geçmiş, şu an ve gelecek gibi bölümlere ayrılmış zaman dilimlerini yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş" gibi bir kavrama sahip olmamızın tek nedeni, -daha önce de belirttiğimiz gibi- hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz bu nedenle bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle ilgili olaylar ise hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz henüz haberdar olmadığımız bu olayları "yaşanacak", "gelecekte meydana gelecek" olaylar olarak kabul ederiz. Oysa geçmiş nasıl bizim için yaşanmış, tecrübe edilmiş, görülmüş olaylar ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır. Ancak bu olaylar bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.

Eğer Allah, gelecekle ilgili olayları da hafızamıza vermiş olsaydı, o zaman gelecek de bizim için geçmiş olurdu. Örneğin, 30 yaşındaki bir insanın hafızasında 30 yıllık hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle bu insan 30 yıllık bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın hafızasına 30 ile 70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da verilecek olsa, o zaman 30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem de 30 ile 70 yaşı arasındaki "geleceği" geçmişi haline gelir. Çünkü, bu durumda geçmişi de geleceği de hafızasında mevcut bulunacak, her ikisi de onun için yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş olaylar olacaktır.

GEÇMİŞ VE GELECEK GAYP HABERİDİR

Allah Kuran'ın birçok ayetinde gaybı, yani görünmeyeni, bilinmeyeni, şahit olunmayanı bilenin yalnızca Kendisi olduğunu bildirmektedir:

De ki: "Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşahede edilebileni bilen Allah'ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vereceksin." (Zümer Suresi, 46)

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum'a Suresi, 8)

(Allah:) "Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver" dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim." (Bakara Suresi, 33)

Genelde gaybın sadece geleceğe ait bilinmeyen bilgiler olduğu düşünülür, oysa hem geçmiş hem de gelecek gaybtır. Geçmişte yaşananlar da gelecekte yaşanacak olanlar da Allah katında saklı bulunan bilgilerdir. Ancak Allah, Kendi katında bulunan gayb bilgilerinden bazılarını insanların hafızalarına vererek, bunları bilinir, yani müşahede edilir hale getirmektedir. Örneğin Allah Kuran'da geçmişe yönelik bilgiler vererek, Peygamberimiz (sav)'e bunların gayb haberleri olduğunu haber verir:

Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir. (Hud Suresi, 49)

Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)

Allah Peygamberimiz (sav)'e henüz yaşanmamış bazı olaylardan da haberler vermiştir ki, bunlar geleceğe dair gayb haberleridir. Örneğin Mekke'nin fethi (Fetih Suresi, 27) ve Rum'un putperestlere karşı galibiyeti (Rum Suresi, 3-4), bu olaylar henüz yaşanmadan önce Peygamberimiz (sav)'e bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav)'in kıyamet alametleri, ahir zaman gibi konulardaki hadisleri de, o dönem tüm insanlar için gayb olan bu bilgileri, Allah'ın kendisine öğrettiğini göstermektedir. Kuran'da peygamberlere ve diğer bazı salih müminlere de gaybtan haberler verildiği açıklanmaktadır. Örneğin Hz. Yusuf'a kardeşlerinin tuzaklarının boşa çıkacağı haber verilmiş (Yusuf Suresi, 15), Hz. Musa'nın annesine, bebek yaştaki oğlunun Firavun zulmünden kurtulacağı ve peygamber olacağı vahiyle açıklanmıştır. (Kasas Suresi, 7)

Sonuç olarak, bizim geçmiş ve gelecek olarak isimlendirdiğimiz olay ve bilgilerin tamamı, Allah katında saklı duran gayb haberleridir. Allah dilediği zaman dilediği kişinin hafızasına bu haberlerden bazılarını vererek, gaybın bir kısmını bilinir hale getirmektedir. İşte müşahade edilebilir yani görülebilir, şahit olunmuş hale gelen bu olaylar, insanlar tarafından geçmiş olarak nitelendirilir.


KADERE TESLİMİYETİN ÖNEMİ

Geçmiş ve geleceğin gerçekte Allah katında yaratılmış ve yaşanmış olarak saklı ve hazır olaylar olmaları bize çok önemli bir gerçeği gösterir: Her insan kayıtsız ve şartsız kaderine teslim olmuştur. İnsan nasıl geçmişini değiştiremezse, geleceğini de değiştiremez. Çünkü geçmişi gibi geleceği de yaşanmıştır; geleceğindeki tüm olaylar, ne zaman, nerede, ne yemek yiyeceği, kiminle ne konuşacağı, ne kadar para kazanacağı, hangi hastalıklara yakalanacağı, nihayetinde ne zaman, nasıl, nerede öleceği hepsi bellidir ve bunları değiştiremez. Çünkü bunlar zaten Allah katında, Allah'ın hafızasında yaşanmış olarak bulunmaktadır. Sadece bunların bilgisi henüz kendi hafızasında değildir.

Dolayısıyla başlarına gelen olaylara üzülen, sinirlenen, bağırıp çağıranlar, geleceği için kaygılananlar, hırslananlar aslında kendilerini boş yere üzmektedirler. Çünkü, nasıl olacağından kaygı ve korku duydukları gelecekleri, zaten yaşanmıştır. Ve ne yaparlarsa yapsınlar bunları değiştirme imkanları bulunmamaktadır.

ALLAH BİZİM GEÇMİŞİMİZİ VE GELECEĞİMİZİ TEK BİR AN OLARAK BİLİR VE GÖRÜR

Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta, yanlış bir kader anlayışından kaçınmak gerektiğidir. Bazı insanlar, "nasıl olsa kaderimde ne varsa o olacak, o zaman benim hiçbir şey yapmama gerek yok" diyerek çarpık bir kader anlayışı geliştirirler. Her yaşadığımızın kaderimizde belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o olayı yaşamadan önce o olay Allah katında yaşanmıştır ve bilgisi de tüm detayları ile Allah katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta yazılıdır. Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirmeye, kendi karar ve seçimine göre hareket etmeye imkanı varmış gibi bir his verir. Örneğin insan, su içmek istediğinde bunun için "kaderimde varsa içerim" diyerek oturup beklemez. Bunun için kalkar, bardağı alır ve suyunu içer. Gerçekten de kaderinde tespit edilmiş bardakta, tespit edilmiş miktarda suyu içer. Ancak, bunları yaparken kendi iradesi ve isteği ile yaptığına dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca bu hissi her yaptığı işte yaşar. Allah'a ve Allah'ın yarattığı kaderine teslim olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah'ın dilemesi ile yaptığını bilir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve gücü ile yaptığını zannederek yanılır.

Örneğin, bir hastalığı olduğunu öğrenen teslimiyetli bir insan, bunun kaderinde olduğunu bildiği için son derece tevekküllü davranır. "Allah bunu kaderimde yarattığına göre, mutlaka büyük bir hayır vardır" diye düşünür. Ama "nasılsa kaderimde iyileşmek varsa iyileşirim" diyerek tedbir almadan beklemez. Aksine, olabilecek tüm tedbirleri alır. Doktora gider, beslenmesine dikkat eder, ilaçlarını alır. Ancak gittiği doktorun, doktorun uyguladığı tedavinin, aldığı ilaçların, bunların kendi üzerinde ne kadar etkili olacağının, iyileşip iyileşmeyeceğinin, kısacası her detayın kaderinde olduğunu unutmaz. Bunların hepsinin, Allah'ın hafızasında, daha kendisi dünyaya gelmeden önce hazır olarak bulunduğunu bilir. Allah, Kuran'da, insanların yaşadıkları herşeyin önceden bir kitapta yazılı bulunduğunu şöyle bildirir:

Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Hadid Suresi, 22-23)

İşte bu yüzden, kadere iman eden bir insan, başına gelen hiçbir olaydan dolayı üzülmez, ümitsizliğe kapılmaz. Aksine son derece tevekküllü, teslimiyetli ve daima huzurlu olur. Çünkü Allah insanların başlarına gelen herşeyin önceden belli olduğunu, bu nedenle başlarına gelen zorluklara üzülmemelerini ve kendilerine verilen nimetlerle şımarmamalarını emretmiştir. İnsanın karşılaştığı zorluklar da, elde ettiği başarı ve zenginlikler de Allah'ın takdiri iledir. Bunların hepsi Rabbimizin insanları denemek için kaderlerinde önceden belirlediği olaylardır. Bir ayette bildirildiği gibi, "... Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir". (Ahzab Suresi, 38)

Allah bir başka ayetinde ise "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık." (Kamer Suresi, 49) diye bildirmektedir. Sadece insanların değil, tüm canlıların, eşyanın, Güneş'in, Ay'ın, dağların, ağaçların, her varlığın Allah katında belirlenmiş bir kaderi vardır. Örneğin kırılan bir antika vazo, kaderinde tespit edilen anda kırılmıştır. Birkaç yüzyıllık bu vazo, daha ilk imal edilirken, kimlerin kullanacağı, hangi evin hangi köşesinde, hangi eşyalarla birlikte duracağı belli olarak üretilir. Vazonun her deseni, üzerindeki her renk kaderde önceden tespit edilmiştir. Vazonun hangi gün, hangi saat, hangi dakika, kim tarafından nasıl kırılacağı da Allah'ın hıfzında yaşanmış olarak durmaktadır. Hatta, vazonun ilk imal edildiği an, ilk kez satılmak üzere vitrine konduğu an, bir evin köşesinde durduğu an ve kırılarak parça parça olduğu an, kısacası antika vazonun yüzyıllarca içinde bulunduğu her an, Allah katında tek bir an olarak mevcuttur. Vazoyu kıran kişi, birkaç saniye önce bile bundan habersizken, Allah katında o an yaşanmıştır ve bilinmektedir. Bu nedenle Allah, insanlara ellerinden çıkanlara üzülmemelerini bildirir. Çünkü, ellerinden çıkanlar kaderlerinde çıkmıştır ve o insanların bunu değiştirmeye güçleri yoktur. Ancak insanlar kaderlerinde meydana gelen olaylardan bir ders almalı, bunlarla eğitilmeli, bu olaylardaki hikmet ve hayırları görerek, daima, kaderlerini yaratan sonsuz merhametli, şefkatli, adaletli, kullarını esirgeyen ve koruyan Rabbimize yönelmelidirler. Bu önemli gerçekten gafil yaşayan insanlar, hayatları boyunca hep endişe ve korku içinde olurlar. Örneğin çocuklarının geleceği için çok endişelenirler. Hangi okulda okuyacağı, nasıl bir meslek sahibi olacağı, sağlığının nasıl olacağı, nasıl bir hayat süreceği gibi konularda tevekkülsüz bir gayret içindedirler. Oysa, her insanın, daha tek bir hücre olduğu halinden ilk okuma yazma öğrendiği ana, üniversite sınavında verdiği cevaplardan hayatı boyunca hangi şirkette ne iş yapacağına, hangi kağıtlara kaç kez imza atacağına, nerede ve nasıl öleceğine kadar her anı Allah katında bellidir. Bu olayların tümü, Allah'ın hıfzında saklı olarak durmaktadır. Örneğin şu anda, her insanın cenin hali, ilkokuldaki hali, üniversitedeki hali, 35. yaş gününü kutladığı anı, işine başladığı ilk günü, öldüğünde melekleri gördüğü an, yakınları tarafından defnedildiği ve ahirette Allah'a hesap verdiği anlar, tek bir an olarak Allah'ın katında bulunmaktadır.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : The End of Time (Zamanın Sonu) ve Kuran-ı Kerim, Genel Görecelik Kuramı'nın , Barnett'in ifadeleriyle, Lincoln Barnett,

İSLAM DA YOBAZ ZİHNİYETLE MÜCADELE VE AYETLER



Kur'an-ı Kerim'de, peygamberlerin inkarcılarla ve puta tapanlarla yaptığı mücadeleleri dışında onların yobaz zihniyetle olan mücadelelerinden de bahsedilmektedir. Bu zihniyetin peygamberimiz devrinde kaybolmadığını ve günümüzde de varlığını sürdürdügünü bilmekteyiz. Kur'an'da bir çok ayette yobaz insanların özellikleri verilmiş, bu zihniyet şiddetle eleştirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin inkarcılarla ve puta tapanlarla yaptığı mücadeleleri dışında onların yobaz zihniyetle olan mücadelelerinden de bahsetmektedir. Bu zihniyetin peygamberimiz devrinde kaybolmadığı ve günümüzde de varlığını sürdürdüğünü bilmekteyiz. Kur’an’da bir çok ayette yobaz insanların özellikleri verilmiş, bu zihniyet şiddetle eleştirilmiştir.  1. Dini zorlaştırırlar. Bunun neticesi dinin ana teması olan Allah’a iman ve ibadetin esası ihlas unutulur. Gerçekte ise dinin kolay oldugunu ve aşırılıktan kaçınılması gerektiğini bizzat Kur’an-ı Kerim emretmektedir. 

 


22/78- “…O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir…” 

 2/286- “Allah, hiç kimseye güç yetireceginden başkasını yüklemez…” 

4/28- Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır.

5/6- “…Allah size güçlük çıkarmak istemez, ama sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz”

7/157- Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. 


 


Ebu Musa’dan rivayet edildi. Peygamberimiz buyurdu ki: 
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. 
El-Lü’lüü Vel-Mercan, 2/296 

İbni Abbas’ın (r.a.) rivayetinde Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: Dinde aşırılıktan sakınınız. Sizden öncekiler ancak bu yüzden helak oldular. 
Ramuz-El Ehadis, 1/176 

Hz.Ayşe’nin (r.a.) rivayetinde Peygamberimiz: 
Allah beni ruhbaniyetle görevlendirmedi. Allah yanında dinin hayırlısı kolay tevhid yoludur. 
Rumuz El Ehadis, 2/498


. .
2. Helal olduğu halde birçok şeyi haram yaparlar, (yiyecek, içecek, teknoloji vs.) Allah adına onları insanlara yasaklarlar. 
 


16/116- Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.

10/59- De ki: "Allah'ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mi? Söyler misiniz?" De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?" 

6/140- “…Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar, gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve dogru yolu bulamamışlardır. 

5/87- Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. 



 3. Takva adı altında  hiçbir ilahi kaynağı olmayan teferruat ve ayrıntıyı Dinin emriymiş gibi takdim ederler. 

Kur’an-ı Kerim bu konu üstünde önemle durmaktadır. 

Hz.Musa devrinde Allah’u Teala inananlara bir sığır kesmelerini emretmiş, bunu çok açık, kısa ve net bir şekilde bildirmişti. Fakat o devrin yobaz zihniyetli insanları bununla yetinmemiş defalarca Allah’tan teferrutlı izah istemişti. 
.


2/71- (Bunun üzerine Musa, “Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve alacası olmayan bir inektir" dedi. (O zaman): "Şimdi gerçeği getirdin” dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.


.
 Kur’an-ı Kerim’de hiçbir kıssa boşuna anlatılmamıştır. Dikkat edilirse bu kıssada insanların teferruat ve ayrıntı ile meşgul olmaları hiç hoş karşılanmamaktadır.Çünkü teferruat, insanların ibadetlerini zorlaştırdığı gibi, asıl maksadını da unutturur. 

4. Dinin basitliği ve kolaylığıyla yetinmeyip, bir sürü ilaveler uydururlar, batıl inançları da bunlara dahil ederler. Kur’an-ı Kerim onlar için hiçbir zaman yeterli bir kaynak olmaz. 
 


İşari Manada Ayet Meali: 

68/36, 37- Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var?


5. Kendilerine ulaşan bilgileri, doğruluğunu araştırmaya gerek görmeden körü körüne kabul ederler. Yanlış da olsa aynı bilgileri çocuklarına aktarırlar. 
 


İşari manada ayet mealleri: 

31/21- Onlara; "Allah'ın indirdiklerine uyun" denildiğinde, derler ki; "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?

 2/170- Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?


6.  Şekilciliğe çok önem verirler, dinlerini bu şekilde tebliğ ettiğini sanırlar. 

7.  Onlar için ahlak ikinci planda gelir. İnsanlarla geçinememek, kırıcı olmak, iğneleyici konuşma tarzı, hoşgörüden anlamamak, kaba-sabalık genel vasıflarıdır. Halbuki peygamberimiz “Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmaktadır. 

8.  Nezaket ve kibarlık ile araları pek iyi değildir. 

9.  Kadınları, aşağılamak, onları ikinci sınıf varlık görmek de önemli özelliklerinden sayılır. Kadın sevgisi, kadına hürmet ve itibar hiç bilmedikleri konulardır. 

10.  Sanattan anlamazlar, güzel sanatların hiçbir dalına ilgi duymazlar, yetmezmiş gibi haram deyip işin içinden çıkarlar. 

11.  Her türlü yeniliğe kapalıdırlar. Bu; teknolojik bir yeniliği kabullenme de olduğu gibi, dini yeni bir metodla açıklama (*) girişiminde de görülür. 

12.  Her yobaz yalnız içinde bulunduğu grubun-fırkanın haklılığını savunur. Diğer grubların düşmanı olur. Koyu taassubundan dolayı, diğer din kardeşlerini kırmaktan çekinmez, onlardan gelen bir bilgiyi güzel de bulsa kabul etmez, hemen reddeder. Onların başarılarını kıskandığı  gibi hizmetlerini de engellemeye çalışır. 

Aslında bütün insanlar iman etmeye, ahlaklı olmaya ve dini yaşamaya fitraten (yaratılıştan ) eğilimlidirler. 

49/7- “…Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi…” 


Fakat halk ne zaman İslam’ı öğrenmeye veya öğrenip de uygulamaya niyetlense karşılarında yobazları örnek görmektedir. Onlarda gördüğü her olumsuz davranışın dinden kaynaklandığını zannederek daha başlangıcında bu niyetinden vazgeçer. Bu arada dine karşı soğukluk başlar, hatta düsmanca bir tavır gözlenir. Bütün müslümanlar halk nazarında “hacı-hoca takımı” diye kötülenir, her fenalığın arkasında müslüman biri aranır hale gelir. 

Anlattığımız konunun önemi buradan gelmektedir. Halk, İslam’ı gerçek manasıyla tanımadığı için yobazların şahsında dini yargılamaya başlar.  Aslında halkın nefret ettiği İslamiyet değil, yobaz zihniyettir. Halk en çok “Acaba ben de dinimi yaşamaya başlarsam bu insanlar gibi mi olacağım?” düsüncesiyle bu işte çekingen davranmaktadır. Bu sebeple müslümanım diyen herkesin dinini çok iyi tanıması , okuyup araştırması ve bilmediklerini ögrenmesi gerekir.
Her müslüman aydın ve kültürlü olmaya gayret etmelidir.

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : İSLAM DA YOBAZ ZİHNİYETLE MÜCADELE VE AYETLER

YAHUDİ’NİN ILIMLAŞTIRMA TEFSİRİ

image00158.jpg

ABD ile ortak yapım
Yahudİ bir profesörün yönettiği çalışma, “Quranet” isimli siteden 5 dilde yayımlanacak. İsrail Dışişleri Bakanlığı, ’proje’nin amacını “İslam dünyasıyla Batı arasında bir iletişim köprüsü oluşturmak” olarak açıklasa da İsrail ve ABD’nin ’ılımlı İslam’ anlayışına uygun bir adım olacağından kimsenin kuşkusu yok.

Hedef İslam’a sızmak
İslam dünyası, Yahudilerin tefsir yapmaya kalkışmasına sert tepki gösterdi. Nitekim daha ilk örnekler bile çalışmanın gerçek amacı hakkında net fikirler edinilmesini sağladı. Fussilet Suresi’nin ’kötülüğü önlemeyi’ emreden 34 ayeti, İsrail mantığıyla “Gün gelir düşmanın en iyi dostun olabilir” şeklinde yorumlandı!


İSRAİL ŞİMDİ DE KUR’AN-I TEFSİR ETMEYE BAŞLADI
Yapmadıkları bir bu kalmıştı
İsrail, Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek amacıyla bir internet sitesi kurdu. Yahudi bir profesörün yönettiği çalışma, Quranet isimli internet sitesi üzerinden yapılacak  


İran Kurân Haber Ajansı İkna’nın Timeturk’ün A bridge between the Islamic world and the West’i kaynak göstererek naklettiği haberden yaptığı alıntıya göre İsrail Dışişleri Bakanlığı, İslam dünyasıyla batı arasında bir iletişim köprüsü oluşturmak için internet üzerinde Kur’an-ı Kerim’i yorumlatıyor. Projede birçok İsrailli Arap da yer alacak.  Dünyanın birçok yerindeki Müslüman kişi ve kuruluşlar, İsrail’in bu girişimiyle Kur’an ayetlerini İsrail ve ABD’nin istediği şekilde yorumlatacağı uyarısında bulundu.

Yahudi danışman
Yahudi bir profesör olan Ofer Grosbard’ın yönettiği ve üç Müslüman araştırmacının danışmanlığını yaptığı Quranet isimli projenin hazırlanışında 15 Müslüman akademisyenin yer aldığını vurgulandı. Ber-Sabaa Üniversitesi tarafından ilk nüshası yayınlanan proje İsrail’de geleceği değiştirebilecek en iyi 60 icattan biri olarak Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in himaye ettiği ve 13-15 Mayıs tarihleri arasında Kudüs’te düzenlenen Gelecek Ufukları Konferansına da katıldı.

Tefsirin içeriği
İsrail Dışişleri Bakanlığı, Quranet’in kendi alanında tek olduğunu her eğitimci ve aile reisinin bunu bir eğitim aracı olarak kullanabileceğini söyledi. Kullanıcı, sitede yer alan “index” sayesinde, ilgilendiği eğitim konusuyla ilgili ayetlere ulaşabilir. İsrail Dışişleri Bakanlığı sitesine göre,    kitap okura kendisini ilgilendiren terbiye konusunda yardımcı olduğunu, bu konuyla ilgili bir ayeti kerime seçtiğinde konuyla ilgili günlük hayattan kısa bir hikâye göreceğini, böylece en sonunda öğretmen ya da aile reisinin önünde ilgili Kur’an ayetini kullanmak için hissi bir rehber, çocuğuyla konuşurken ayetin içerdiği mesajın bilincinde olacağını ve en sonunda da olup bitenlerin nedenlerini açıklayan eğitimsel-psikolojik bir açıklama ya da analiz elde edecek. Proje hizmetlerini Arapça’nın yanı sıra İbranice, Türkçe, Farsça ve Fransızca olarak sunmayı hedefliyor. İsrail Dışişleri Bakanlığı, Quranet sitesinde yayımlanan tefsire örnek olarak Fussilet Suresi 34. Ayet olan, “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur” ayetinin tefsirini örnek olarak verdi. İsrail tefsirinin bu ayet hakkındaki yorumu ise şöyle: “Düşmanın gün gelir en iyi dostun olabilir

Fikir nasıl çıktı?
Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde yayımlanan habere göre, bu projenin fikir babası bedevi öğrenci Büşra Mezarib’tir. Büşra fikrin nasıl ortaya çıktığını şöyle anlatıyor: “Biz 15 bedevi öğrenci geçen sene master tezimiz için eğitim danışmanlığı konusunu seçmiştik. Hazırladığımız tez arasında Dr. Ofer Grosbard’in verdiği ’Evrimsel Psikoloji’diye bir dersimiz de vardı. Ders normal seyrinde devam ederken hocaya döndüm dedim ki, ’Size bir gerçeği söylememi ister misiniz? Bize öğrettiğiniz hiçbir şeyin bize ne faydası ne de yardımı oluyor’. Hoca şaşırarak ’neden peki?’dedi. Dedim ki; Örneğin ben, yarın eğitim danışmanı oldum diyelim. Biri bana gelse dese ki, ’Beni cin çarptı’, ya da bizim müslüman toplumda yaygın olan buna benzer bir şey söylese. Söyler misiniz Allah aşkına bize öğrettiğiniz bu derslerin bu konuda bize nasıl yardımı olacak? Hoca bana, ’Peki sana ne yardımcı olur?’diye sordu. Dedim ki ’Kur’an-ı Kerim’. ’Bana konuyu açıkça anlatsana’ dedi. Dedim ki ’Bu konuda bir ayetin Müslümanlar üzerinde yaptığı etkiyi başka bir şey yapmaz’.” Öğrencinin anlattığına göre Ofer bir sonraki derse elinde Kur’an-ı Kerim’in 30 cüzü olduğu halde geldi. “Bunları bize dağıtarak eğitici ve psikolojik tedaviye yardımcı olacak ayetleri bulmamızı istedi. Bu tarz ayetlerin oldukça fazla olduğunu bilmemiz pek zamanımızı almadı. İnsanı sorumluluk taşımaya, her zaman gerçeği ve doğruyu söylemeye ve başkalarına saygılı olmaya çağıran ayetler o kadar çoktu ki. Sonra Ofer seçtiğimiz ayetlere uygun günlük hayatımızdan birer kısa hikâye yazmamızı istedi. Hikâye aile reisinin ya da öğretmenin (veya eğitimcinin) ayetin mesajını ya da içeriğini çocuğuna nasıl aktarması gerektiğini ortaya koyacaktı. Yaklaşık 300 kadar hikâye toparladık. Ofer ise her hikâyeye kısa ve kolay psikolojik-eğitici bir analiz ekliyordu. İşte buradan Quranet böyle ortaya çıktı.”

Projenin amacı
İsrail Dışişleri Bakanlığı sitesine göre, kitap okura kendisini ilgilendiren  eğitim konusunda yardımcı olduğunu bu konuyla ilgili bir ayeti kerimeyi seçtiğinde günlük hayattan kısa bir hikâye göreceğini böylece en sonunda öğretmen ya da aile reisinin önünde ilgili Kur’an ayetini kullanmak için hissi bir rehber olacak, çocuğuyla konuşurken ayetin içerdiği mesajın bilincine varacak ve en sonunda da olup bitenlerin nedenlerini açıklayan eğitimsel-psikolojik bir açıklama ya da analiz elde edecek. Bakanlık, projenin Kur’an-ı Kerim’i modern eğitim metotlarıyla birleştirip İslam Dünyasıyla Batı Medeniyeti arasında bir köprü kuracağını, Kur’an-ı Kerim’in güzelliğini yansıtarak insanoğlunun onurunu ortaya çıkardığını ve insanın onurunu merkeze yerleştirdiğini böylece Kur’an-ı Kerim’i terör amaçlı kullananlara çok iyi bir cevap olacağını iddia etti.

Filistinliler karşı  
Öte taraftan, Filistin İslami Hareket sözcüsü Şeyh Zahi Nüceydat yaptığı açıklamada, İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın duyurduğu Kur’an-ı Kerim tefsir projesinin çok tehlikeli bir girişim olduğunu bu projenin asıl amacının Kur’an-ı İsrail ve ABD’nin istediği tarzda anlayan Müslüman bir nesil yetiştirmek olduğunu vurguladı. İsrail ve ABD’nin Kur’anı istedikleri kalıba sokma girişimiyle bu hoşgörülü akideden tamamen uzak bir nesil yetiştirmenin amaçlandığını kaydeden Şeyh Nüceydat,  konunun ciddi bir araştırma ve incelemeye ihtiyaç duyduğunu İsrailli Bakanlığın çalışmasının Kur’an-ı Kerim için merci olarak sayılan din âlimleriyle danışıldığı anlamına gelmediğini, bunun İsrail’in bir oyunu olduğunu ileri  sürdü. 

Kuşku duymak gerek
Kahire Ayn Şems Üniversitesi İsrailiyat uzmanı Dr. İbrahim el-Bahravi de yaptığı açıklamada, ”
Bu tefsire ilişkin iyi niyetlere güvenmek mümkün değil. Böyle bir tefsirin pazarlamasını yapanların iyi niyetli olduklarını söyleyemeyiz. Dolayısıyla “gerçeğe ulaşmak için şüphe etmek gerek” prensibini uygulamakta fayda var “ dedi.   


Mısır Evkaf Bakanlığı’ndan uyarı
 Mısır’ın dini müessesesi Evkaf Bakanlığı yetkilileri, İsrail’in bu projesine karşı müslümanları uyanık olmaya çağırdı. Evkaf Bakan Yardımcısı ve Din İşleri Bölüm Başkanı Dr. Şevki Abdullatif yaptığı açıklamada, “Bu projenin asıl amacı müslümanlar arasında kutuplaşma sağlamak ve onları İsrail tuzağına düşürmektir çünkü İsrailliler düşünceleri ve planlarıyla örtüşecek ayetleri seçmişler” dedi. Dr. Abdullatif, Vakıflar  Bakanlığı’nın birkaç gün içerisinde bu projeye ve içerdiği yalan ve zehirli fikirlere karşı çok net bir cevap vereceğini, ayrıca bu tefsirin İslam Dünyası’nda dikkate alınmasını önlemek için bakanlığın her türlü tedbiri alacağını ve herkesin haberdar olması için bakanlığın internet sitesinde Kur’an-ı Kerim’in bu sahte tefsirinin iç yüzünü ortaya konan bir uyarı yazısı yayınlayacağını  söyledi.


Başını çekenler CIA bağlantılı
Burada amaç küreselleşmeyle ekonomik, BOP ya da BİP ile siyasal, peygambersiz bir Müslümanlık ile de kültürel açıdan sömürgeleştirme isteğidir

ABD başta olmak üzere Batılı emperyalist güçler tarafından İslam’ın dilinin tahrif edilmek istendiğini belirten Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ömer Vehbi Hatipoğlu, ” Ilımlı İslam başta olmak üzere, İslam’a yeni kavramlar getirerek İslam’ın dilini, terminolojisini bozmak istiyorlar. Cihad, şeriat, tesettür gibi kavramları İslam lügatından çıkarmak gibi bir takım amaçları var. Peygambersiz bir Müslümanlık, İslamiyet istiyorlar. Bunun başını çeken de ABD’de kendisine sivil toplum kuruluşu denen ancak CIA bağlantılı kurumlar. İslam’ı batı emperyalizminin kıskacına alarak ve yeni şekil vererek müslüman ülkelere empoze etmek istiyorlar. Dolayısıyla yapılmak istenen çalışmanın amacı budur “ dedi. ABD’nin çıkarlarına hizmet edecek bir müslümanlık yaratılmak istendiğini belirten Hatipoğlu şunları kaydetti:

Özel planın parçası
Daha önce de Furkan-ı Hakim diye bir Kur’an çalışması ortaya attılar. Burada amaç küreselleşmeyle ekonomik, BOP ya da BİP ile siyasal, peygambersiz bir müslümanlık ile de kültürel açıdan sömürgeleştirmek istiyor. Bu saldırılar bildiğimiz misyonerlik faaliyetlerinden çok farklı. Bu ABD’nin gerçekleştirmek istediği özel bir planın parçası.”


Amaçları İslama sızıp  çarpıtmak
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yümni Sezen tefsir konusunda bilimsel açıklamaların ayrı bir konu olmasına rağmen, bu konunun da bir sosyolojik boyutunun bulunduğunu kaydetti. Sezen, “İsrailiyat yöntemiyle bir tefsir yapılıyorsa buna çok dikkat edilmesi gerekir. İslam’da tahribata neden olur” diye konuştu. İsrailiyat yöntemiyle yapılan tefsirlerin çok büyük hatalarla dolu olduğunu belirten Sezen, “Şimdi şunu iyi analiz edelim. Peygamberimizin eşi Hazreti Ayşe’nin 9 yaşında olduğunu söylemişlerdir. Böyle bir iddia ortaya atmışlardır. Buna inanmak mümkün değildir. Kaldı ki daha sonra yapılan bilimsel araştırmalar bunun doğru olmadığını en az 16 yaşında olduğunu ortaya koymuştur. Bu tür yönlendirmelerle Müslümanların kafası karıştırılmak isteniyor” dedi. Sezen,  şunları kaydetti: “Bunun adını artık biliyoruz. Ilımlı İslam ya da başka bir şey deyin, ama İslam’a karşı böyle bir proje var. Bu büyük projenin teolojik kısmı.  ABD ve AB bu projeyi hayata geçirmek için teolojik zemin yaratmak istiyor. Bu alanı kullanarak hakimiyet kurmak istiyorlar. Amaç elbette ki İslam dünyasının kafasını karıştırmak. Buna yakın aydın kesimleri de ehlileştirerek kendi amaçları için kullanmak istiyorlar.

Kur’an-ı Kerim tefsirini herkes yapamaz
İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın kurduğu sitede sözde Kuran’ı Kerim tefsiri yaptırması ilahiyatçılar arasında da tepkiye neden oldu. DP Genel Başkan Yardımcısı ve Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, öncelikli olarak tefsiri görmek gerektiğini belirterek, “Orada da Müslümanlar yaşıyor, onlara yönelik mi yapılıyor, şu aşamada bilemiyorum. Ancak Kuran’ı Kerim tefsirini herkes yapamaz. Öte yandan batının son dönemde İslam’a bakışı da ortada” şeklinde konuştu.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : YAHUDİ’NİN ILIMLAŞTIRMA TEFSİRİ, kuran, emperyalist, batılı, müslümanlık, islam, saadet, partisi, ömer, vehbi, hat

KURAN'DA LAİKLİĞE İLİŞKİN AYETLER

"Size Rabbinizden basiretler (gerçekleri anlama, kavrama yetenekleri) verildi. Artık kim hakkı (iyiyi kötüyü, eğriyi-doğruyu) görürse kendine, kim de körlük ederse kendi zararınadır. Ben, sizin üzerinizde muhafız (koruyan, kollayan) değilim." (En'am / 104)

 

"Ey iman edenler! Peygamberinize raina (çobanımız) demeyin." (Bakara / 104)

 

"Kim doğru yola gelirse kendisi için gelmiş, kim doğru yoldan saparsa, kendi aleyhine sapmış olur. Kimse, kimsenin günahını çekmez." (İsra / 25)

 

"Kimse başkasının yükünü taşımaz." (En'am / 164)

 

"Hiç kimse başka birisinin günahını yüklenmez." (Necm / 38)

 

"Bize düşen sadece doğru yolu göstermektir." (Leyl / 12)

 

"Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi." (Nahl / 9)

 

"Dinde ikrah (zorlama) yoktur." (Bakara / 256)

 

"Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi kesinlikle inanırlardı... Durum böyleyken inanmaları için insanları sen mi zorlayacaksın." (Yunus / 199)

 

"Öğüt ver, çünkü sen ancak bir öğütçüsün. İnsanlar üzerine musallat (rahatsız eden, ısrar eden) değilsin." (Gaşiye / 188)

 

"Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı. Verdikleriyle sizi denemek için tek bir ümmet yapmadı." (Maide / 48)

 

"Sizin dininiz sizin olsun, benim dinim bana yeter." (Kâfirun / 109)

 

"Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet haline getirirdi." (Hud / 118, 119)

 

"Her ümmetin bir yönü ve yöntemi vardır ki ona doğru yönelir. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın." (Bakara / 148)

 

"Müminler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah'a ve ahiret gününe inanır ve iyi hareketlerde bulunursa onların Rableri katında elbette mükafatları olacaktır. Onlara bir korku da yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır." (Bakara/62)

 

"Üzerlerine gerekli kılmadığımız halde, Allah'ın rızasına erişmek için, ruhbaniyeti din adına icat edip ortaya çıkardılar." (Hadid / 27)

 

"İyi bilin ki öz din yalnız ve yalnız Allah'ındır." (Zümer / 3)

 

"Yoksa Allah'tan başka şefaatçılar mı edindiler? De ki; şefaat tümden Allah'ındır." (Zümer / 43, 44)

 

"Kitlelerin malını, emeğini 'Sizi Allah'a götüreceğiz.' diyerek çeşitli oyunlarla yiyenler..." (Tövbe / 34)

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : KURAN'DA LAİKLİĞE İLİŞKİN AYETLER

Web Analytics