İSTİNAF ( ! ) MAHKEMESİ İNŞAATI

Bir resmi bina inşaatı !...  Önündeki tabelada şunlar yazıyor:
 DİYARBAKIR İSTİNAF MAHKEMESİ BİNASI İNŞAATI  Construction of Court of Appeal Building Diyarbakır
 Hibe Sözleşme bedeli: 7 milyon 284 bin euro.
 Financed by ( Parayı veren ): Avrupa Birliği (European Union)
 Faydalanıcı : T.C Adalet Bakanlığı
 (Republic of Turkey, Ministry of Justice )
 Şu anda ülkemizde istinaf mahkemeleri yoktur. AKP hükümeti bu mahkemeleri
 kurmak için, yasa tasarısı hazırlamaktadır. yani yasa henüz
 kanunlaşmamıştır. Tesadüf bu ya; bu mahkemelerin kurulmasını AB'de çok ısrarlı
 bir şekilde istemektedir. AB' nin projesi ülkemizin bölünmesi sonrası,

 bu mahkemelerin eyalet mahkemeleri olarak kullanılmasıdır. 
   AB bunu açık açık dile getirmektedir.
  AB sonuçtan o derece emindir ki, 7.3 milyon euroyu bir
 çırpıda bağışlamış, mahkeme binasının inşaatına bile başlamıştır.Üstelik nerede ?.. Tesadüf bu ya; yine Diyarbakır'da.
 'İstinaf' sözlük anlamı nedir ?..
 Mahkemenin verdiği kararı kabul etmeyerek bunu istinaf mahkemesine taşımak.
 Yani Yargıtay ile Mahkeme arası bir şey....
 Özgür ülkemin, özgür meclisinin, özgür insanları. Özgür ülkemde, özgür
 meclisimin kararı bile olmadan, yasası bile olmadan, özgür ülkem daha
 bölünmeden, AB bu mahkeme inşaatını nasıl yaptırabilmektedir ?
 Lütfen…. gönderebileceğiniz herkese gönderin.. lütfen..Artık son
 şanslarımız.
 İşte olayın ikinci perdesi….. daha da şaşıracaksınız…
 Yer, Diyarbakır ....
 Bu güne kadar yok bomba patladı, yok isyan çıktı, yok bilmem ne oldu diye  seyrettiğimiz Diyarbakır……..

 Hiç bu kadar önemli bir tehlikeyle karşı karşıya kalmamıştı.
 İsyan çıkar bastırırsın, yangın çıkar söndürürsün, ama bu durumun altından
 nasıl kalkarlar Allah bilir...
 NE MI OLDU?
 Bildiğiniz üzere her belediyenin kendine has bütçesi, teşebbüsleri falan vardır.

Ama Diyarbakır , özel olarak planlanmış özerk bütçesine kavuştu.

Bu bütçe; vakıflar, anonim şirketler ve meşhur belediye teşebbüsleriyle faaliyete geçirildi.
 Şu anda Diyarbakır belediyesinin kurduğu ' Diyar A.Ş.' ye oluk oluk dış
 kaynaklı sermaye akmaya başladı.
 Yakın gelecekteki hedefleri borsaya açılmak.

Bu ne demek oluyor?

Bu demek oluyor ki, bir nevi Kurdistan hisse senediçıkaracaklar.

Dış yatırımcı, iç yatırımcı, kürt Türk demeden herkes çılgın
 gibi hisse alıp ' Diyar A.Ş.' ye çığ gibi para akıtacaklar.
 Çünkü dış kaynaklı yatırımcılar tarafından desteklenecek bir oluşum.
BiR ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK...
 Son yüzyılın şahane bir buluşu...
 YENİ KÜRDISTANI TÜRK HALKININ PARASIYLA FİNANSE ET !...
 Neden mi?
 Çünkü bu hisseden çok para kazanacağını bilen her yatırımcı kazandığı
 paraya bakacak. Kimin umurunda
 Kürdistanı finanse etmiş etmemiş….. Herkes cebinin dolduğuna bakacak.
 Bu şirket henüz borsaya açılmadan 1 ayda 2 MİLYON YTL CİRO YAPTI …..
 BU CİRONUN %80'i NET KAR….
 ÇÜNKÜ YAPTIKLARI BIRŞEY YOK Kİ, HAVADAN PARA TRANSFERI, BIR NEVI PARA
 AKLAMA VE ALTERNATİF TRANSFER...
 BIR YILLIK CİRO HEDEFLERİ *BİR MİLYAR EURO*
 EVET yanlış duymadınız. Borsaya açılmadan 1milyar euro. Önümüzdeki senenin
 sonunda 4 milyar euroya ulaşması bekleniyor….
 Yani İstanbul belediye işletmelerinin tam 4 katı büyüklükte bir ciro...
 Üstelik İstanbul gibi ortada üretilecek bir şey de yok.
 Diyarbakır aynı Diyarbakır ...
 Bu para ne mi olacak ?... HAYAL GÜCÜNÜZE BIRAKIYORUM.
 4 MILYAR EURO CIROSU OLAN BIR BAYDEMİR...
 ÖRNEK VEREYIM: APO  ömr-ü hayatında DEGIL 4 MILYARI, 500 MILYON
 EUROYU DAHI BIR ARADA GÖRMEMİŞTİR.
 Yani bizim sümüklü Baydemir, olacak EKSELANS Baydemir... Ekselans kime
 denir? Büyükelçiye falan...
 Başka bir örnek vereyim, bu paranın karşısında hiç bir hukuk sistemi, hiç
 bir askeri otorite duramaz.
 Bu para ile istediğiniz devletin istediğiniz kurulusuna tesir
 edebilirsiniz. Koç,Sabancı falan filan dahi, böyle bir gücün yanında titrer. Çünkü o adamlar, bundan daha fazla cirolara sahip olmalarına rağmen, paralarını ticarette döndürdüklerinden toplu olarak servetehükmedemiyorlar.

Yani kendi paraları sağda solda bağlı.. Fakat
 Baydemir 'in elinde toplanacak olan bu paranın maksadı
 belli. Kullanacakları yer belli..
 Bu konudan anlayan arkadaşlar otursun kafa yorsun. Yazın yazabildiğiniz kadar,
 belki bir kac yurtsever duyar ve bir önlem alır.
 Yoksa bir yıl sonra yurtsever olmak da bir işe yaramayacak !.....

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : İSTİNAF MAHKEMESİ İNŞAATI,ab,kürdistan,eyalet,diyarbakır

Uyumamak Lazım;Uyutulmamak,Gözyummamak Olana Bitene..

Sinema - Fragman - Nefes Filmi

 Uyursan ölürsün..Uyursak ölürüz..Aslında bu hepimiz için geçerli ..

Uyurken biz ,vatanı alırlar elimizden...

 Uyutulmuyor muyuz?

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Nefes,film,fragman,uyursan ölürsün,

Ne Mutlu Türk'üm..



Toprak bedenimi sarsa,
Bayrak gönlümdeki yarsa,
Selam Edirne’den Kars’a,
Adım, adım yürüyene...

Yesevi'den başlayan yol,
Hacı Bektaş,Yunus kol,kol,
Hepsinde bir beraber ol,
Gönül sözü dinleyene...

Çağlar açtım,çağlar dürdüm,
Yirmi dört boy hayat sürdüm,
Dünyaya adalet ördüm,
Medeniyet dileyene...

Üç kıtada ayak izim,
Üç kıtada dilim sözüm,
Türk’üm, Türk’üm diye sazım,
Avaz avaz söyleyene...
Ne Mutlu Türküm Diyene...

Blogcunun notu:

Şimdi  hep beraber şiiri şöyle değiştiriyoruz; senyörlerin istediği bu  sanırım ..:)
Veee ''Ne  Mutlu Türküm Dedirtmeyene''  konu başlığı altında  hepsine ithaf ediyoruz .Siritiyor
Türk Milletini bu kadar aptal yerine koymak ...inanılmaz..!!
Sasirdim
Yakında bunlar Ata'ya da Türk demeyin derler..Ata-türk :))
Zaten yakının bıraz uzagında da siz Türk değilsiniz artık bizim sömürgemizsiniz dememek için kendılerini zor tutuyorlar..Az sabır Türkler  tava gelicekler..
Öyle mi dersiniz?
Öfkeli

Yorum (2) Yorum yaz! | Etiketler :

Atatürk diktatör müydü?



Atatürk'e diktatör diyenlere Livaneli'den  güzel bir yanıt ! İşte Livaneli'nin bugünkü yazısı :


Batı’da Atatürk’e diktatör demek moda haline gelmiştir. Bizde de buna inananlar vardır.

Oysa ilk gençliğinden beri ordunun siyasete karışmamasını savunmuş bir kişidir o.

İttihat Terakki’yle arasının ilk kez açılması da bu tavrından sonra olmuştur. İttihatçılar onu öldürmek için bir fedai göndermişlerdir.

Anadolu’ya geçtikten sonra padişah yaveri kordonlu üniformasını çıkarıp bir sivil olarak siyasete atılması da bunu yeterince kanıtlıyor zaten.

“Tek adam” olduğu zaman yaptığı bir olayı anlatacağım sizlere bugün.

Lütfen günümüzün, hiçbir eleştiriye, hiçbir fikir tartışmasına tahammül edemeyen başkanlarıyla karşılaştırmanızı rica ederek.

***

Atatürk’ün sofrasındayız. Genç bir milletvekili olan Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanı’nın uygulamalarını ağır bir dille eleştiriyor.

Atatürk bu üsluptan hoşlanmıyor.

Diyor ki: “Sözünü ettiğiniz bakan aynı zamanda benim hocamdır. Bakan’ın beni yetiştiren kişi olması bir anlam taşımıyor mu?”

Reşit Galip “Hayır” diyor. “Taşımıyor!”

Atatürk “Bu masada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı’na hakaret edilmesine izin veremem” diye söyleniyor.

Masadakiler buz gibi oluyor..

Ama genç milletvekili, “Doğruyu söylemek için sizden izin istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız eleştiririm.

Sizin yaptığınız her şey doğrudur diye bir kural olamaz ki” diye dikleniyor.

Ve hızını alamayıp liderin yaptığı bazı işleri eleştiriyor.

Bunun üzerine masanın tadı tuzu kaçıyor ve Atatürk, öfkeli milletvekilini, “Yoruldunuz. Biraz istirahat etseniz” diye kibarca masadan kalkmaya davet ediyor.

Herkes bu işin yatıştığını düşünürken Reşit Galip yine konuşuyor:

“Burası sizin değil milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar benim de hakkımdır.”

Derin sessizlik içinde herkes birbirini kuşkuyla süzüyor ve buna Atatürk’ün ne tepki vereceğini merak ediyorlar.

İyice sinirlenmiş olan Atatürk müthiş bir iradeyle kendisine hâkim oluyor ve “Öyleyse biz kalkalım” diyerek masayı terk ediyor.

***

Bu olay 1931 yılının Ağustos ayında Çankaya Köşkü’nde yaşanmıştır.

Birçok tanığın ifadesiyle harfi harfine doğrudur.

Peki bu tartışmadan sonra Atatürk, Reşit Galip’e ne yapmıştır?

Onu tasfiye mi etmiştir, milletvekili listesine mi sokmamıştır?

Hayır, eleştirdiği bakanın yerine Milli Eğitim Bakanı yapmıştır.

***

İşte size iki ibretlik manzara.

Birisi diktatör dedikleri Atatürk.

Ötekiler “demokrat” dedikleri parti liderleri.

Birincisini kıyasıya eleştirebiliyor, yüzüne karşı en ağır eleştirileri yöneltebiliyorsunuz, ötekilerin yanında ağzınızı bile açamıyor “Evet efendimcilik” yapıyorsunuz.

Parti politikalarını eleştirdiğiniz zaman ise olmadık iftiralarla, hakaretlerle karşılaşıyorsunuz.

Çünkü “demokrasiye” geçtik!!

Yorum (2) Yorum yaz! | Etiketler : Atatürk diktatör müydü, zülfü livaneli, İttihat Terakki, Reşit Galip bey

'BABA BENİ OKULA GÖNDERME !


 
 Yazar Tuna Kiremitçi   Ergenekon operasyonunu kendine özgü üslubuyla eleştiriyor:  
 "Baba beni okula gönderme! Aklım ererse de Allah bilir yarın öbür gün, Ergenekon’un 165. dalgasında falan gözaltına alınırım."
 
 > Baba beni okula gönderme!  Okula gidersem kitapları görürüm. Görürsem onları okumak isterim. Okursam aklım bazı şeylere ermeye başlar.  Aklım ererse de Allah bilir yarın öbür gün, Ergenekon’un 165. dalgasında falan gözaltına alınırım.
>
> Gözünü seveyim, gönderme beni okula. Böyle kavruk, böyle azgelişmiş, dünyadan habersiz bir kız kalayım.  Kalayım ki ülkemiz üstüne oynanan oyunlara ses çıkarmadan durabileyim.
 ***
> Beni okula gönderme baba. Okulda Türkan Saylan’ın, Erol Manisalı’nın, İlhan Selçuk’un kim olduğunu öğretebilirler.  Onları öğrenirsem, Atatürk’ün yapmış olduğu şeyin asıl anlamını da kavrarım yarın öbür gün.  Onları öğrenirsem, dünyanın Türkiye’den ibaret
 olmadığını da anlarım maazallah.
>
> Beni okula gönderme baba. Hatta annemle iki kardeş daha yapın, üçümüzü birden göndermeyin.  Çok lazım olursa hoca efendinin okulları ne güne duruyor? Verirsiniz onlardan birine, eğitimin başka
 türlüsünü alırım. 

> Tabii orada aydınlanmayı öğretmezler insana. Reform’u, Rönesans’ı öğretmezler. Galile’nin başına gelenleri, Newton’ı, Darwin’i de   öğretmezler. Ya da başka türlü öğretirler.
> ***
> Bu sabah televizyonda Tijen Hanım’ı gördüm, içim sızladı. Sabah sabah kapımı çalıp ellerimi kelepçelenmesini istemiyorum baba.
>
> Bırak Mehmet Altan ile Hasan Celal Güzel’in aydın olduğunu, AKP’nin demokratikleşmeyi hedeflediğini, Amerika’nın Türkiye’yi çok sevdiğini zannederek yaşayıp gideyim.

“Kardelen” falan olmak istemiyorum baba. İnsanların beyinlerini donduran karı delmeye ne benim ne de senin gücün yeter. 

 Eğer gerçekten seviyorsan, ne olur gönderme beni okula. 


 BIRAK MEHMET ALTAN İLE    HASAN CELAL GÜZEL'İN AYDIN OLDUĞUNU ZANNEDEREK YAŞAYIP GİDEYİM'  16.04.2009

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : ergenekon, Tuna Kiremitçi, Ergenekon operasyonu, Atatürk, Türkan Saylan

ATAMIZIN EN SEVDİĞİ TÜRKÜler & (BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESTE)



Ulu Önder Atatürk'ün müzik konusundaki görüşlerini ve çalış­malarını bütünüyle değerlendirmek gerekir. Bazı yazar ve müzisyenler böyle yapmamış, Atatürk'ün hayatının belli bir dönemindeki sözünü ve uygulamasını ele alarak çıkarları doğrultusunda tek yönlü değerlendirmeler yapmışlardır. Bunun sonucunda Batı Müziği taraftarları Atatürk'ün Türk Müziğini istemediği görüşünü yayarlarken, Türk Müziği taraftarları da Atatürk'ün hayatından ve hatıralarından örnekler vererek Türk Müziğini çok sevdiğini ispatlamaya çalışmışlardır. Biz, Ata'nın müzik konusundaki görüş ve çalışmalarını objektif bir şekilde ortaya koyacak, Türk Halk Müziğiyle ilgili görüş ve çalışmalarına ağırlık vereceğiz.

Atatürk müzik eğitimi görmemişti. Ancak, her çeşit müziği seviyor, Klasik Türk Müziği makamlarını biliyor , bazı şarkı ve türküleri başarıyla söyleyebiliyordu. Falih Rıfkı Atay, O'nun türkü ve şarkı söyleyişini Çankaya adlı eserinde şöyle anlatmaktadır : "Mustafa Kemal yalnız Rumeli Türkülerini mat sesi ile güzel ve tatlı söylemekle kalmaz. klasik alaturka musikisi makamlarım da bilirdi.'' ''Bilhassa Rumeli türkülerini söylerken derin ve onulmaz bir gurbet ve sıla acısı gözlerinde yaşarırdı. O vatanı unutmaz, kaybettiğimiz Rumeli ve Makedonya topraklarının kır kokularını alır gibi, su ve çıngırak seslerini duyar gibi, bakışları uzaklaşa uzaklaşa sislenir, bizim içinde olmadığımız hatıralar içine karışır giderdi. Ses Sanatçısı Mualla Gökçay da hatıralarında Atatürk'ün müzik zevkini şu cümlelerle belirtmektedir: "Ata umumiyetle Türk musikisini severdi. Ama Rumeli türkülerini her şeye tercih ederdi. Rumeli türkülerini bize bizzat kendisi meşketmişti. Arada bir : -Konuşur gibi tane tane okuyun, diye ihtar ederdi. En sert hocalardan daha titizdi. Musikiden çok anlar en ufak bir falso veya hatayı hemen yakalardi' Bir araştırmaya göre, Atatürk'ün çok sevdiği ve söylediği türküler şunlardır : Atabarı, Atladım bahçene girdim (Rumeli Türküsü), Alişim'in kaşları kare (Rumeli Türküsü), Ayağına giymiş sadef nalini (Rumeli Türküsü), Bülbülüm altın kafeste (Trakya türküsü ), Dağlar dağlar (Rumeli Türküsü), Gide gide yarenlerim darıldı, Köşküm var deryaya karşı (Rumeli Türküsü), Maya dağdan kalkan kazlar (Rumeli Türküsü), Manastır, pencere açıldı Bilal Oğlan (Bu Rumeli türküsünü radyo repertuarına bizzat Atatürk kazandırmıştır.), Şahane gözler (Rumeli Türküsü), Yemenimin uçları (Rumeli Türküsü), Zeynep.


Atatürk insan hayatında müziğin çok önemli bir yeri olduğuna ina­nıyordu. 14 Ekim 1925'te İzmir Kız Öğretmen Okulu'nu ziyaretlerinde öğrencilerin "Hayatta musiki lazım mıdır?'' sorusuna şu cevabı vermişti :

-"Hayatta musiki lazım değildir. Çünkü hayat musikidir. Musiki ile alakası olmayan mahlukat insan değildir. Eğer mevzuu bahs olan hayat insan hayatı ise, musiki behemehal vardır. Musikisiz hayat zaten mevcut olamaz. Musiki hayatın neşesi, ruhu, süruru ve her şeyidir. Yalnız musiki­nin nev'i şayan-ı mütalaadır."

Müziğin insan hayatındaki ônemine işaret eden ve dinlenecek müzi­ğin çeşidine dikkati çeken Atatürk, her konuda olduğu gibi Türk Müziği konusunda da yenilikler yapmak istemiştir. Ata'nın Türk Müziği üzerinde yenilikler yapmak istemesinin temel sebepleri şunlardır :

1. Ziya Gôkalp'in Türkçülüğün Esasları eserindeki gôrüşlerinin etkisi:
Ziya Gôkalp'in müzik konusundaki gôrüşlerini Atatürk'ün paylaştığı­nı ve bu gôrüşler doğrultusunda çalışmalar yaptığını gôrüyoruz, Gökalp'in Sayın Oransay tarafından tamamı alınan gôrüşlerinden kısa bölümler şunlardır :

-''Memleketimizde bunlardan başka yan yana yaşayan iki musiki vardır. Bunlardan birisi halk arasında kendi kendine doğmuş olan Türk Musikisi, diğeri Farabi tarafından Bizans'tan tercüme ve iktibas olunan Osmanlı Musikisi'dir. Türk Musikisi ilham ile vücuda gelmiş, taklitle hariçten alınmamıştır. Osmanlı musikisi ise taklit vasıtasıyla hariçten alınmış ve ancak usulle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi harsımızın (kültürümüzün ) ikincisi ise medeniyetimizin musikisidir."

-''Etnografya Müzesi bunlardan başka her nahiyedeki lisani savtiyyat (fonetik) ile halk melodilerini (nağmelerini) ya fonograf aletiyle yahut nota usulü ile zapt eder. Demek ki Etnografya Müzesinin behemehal bir fotoğrafçısı, bir fonografçısı ve notacısı bulunmak lazımdır... Koşmalar, türküler ve nağmeler de hakiki saz şairlerinden alınmalıdır."

-"İstanbul'da mevcut bulunan Darülelhan, düm-tek usulünün, yani Bizans musikisinin Darülelhanıdır. Bu müessese iptidai unsurları halkın samimi melodilerinde tecelli eden ve Avrupa musikisine tevfikan armonize edildikten sonra asri mahiyet alacak olan hakiki Türk musikisine hiç ehemmiyet vermemektedir".

-"Avrupa musikisi girmeden evvel, memleketimizde iki musiki var­dı: Bunlardan biri Farabi tarafından Bizans'tan alınan şark musikisi, diğe­ri eski Türk musikisinin devamı olan halk melodilerinden ibaretti."

-"Bugün işte şu üç musikinin karşısındayız : Şark musikisi, garp musikisi, halk musikisi. Acaba bunlardan hangisi bizim için millidir? Şark musikisinin hem hasta, hem de gayr-ı milli olduğunu gördük. Halk musi­kisi harsımızın, garp musikisi de yeni medeniyetimizin musikileri olduğu için her ikisi de bize yabancı değildir. O halde milli musikimiz, memleke­timizdeki halk musikisiyle garp musikisinin imtizacından doğacaktır. Halk musikimiz birçok melodiler vermiştir. Bunları toplar ve garp musikisi usulünce armonize edersek hem milli hem de Avrupai bir musikiye malik oluruz."

Atatürk'ün Türk Müziği hakkındaki görüşleri ve yaptığı yenilikler Ziya Gökalp'in görüşlerine ve programına çok yakındır. Nitekim 1930 yılında Alman gazeteci Emil Ludwig'le yaptığı görüşmede Ludwig'in doğu müziğiyle ilgili görüşlerine şu cümlelerle itiraz etmiştir :

-"Bunlar hep Bizans'tan kalma şeylerdir. Bizim hakiki musikimiz Anadolu halkında işitilebilir. "

Bilindiği gibi Ziya Gökalp müzikolog değildi. Müzikle ilgili bilgiler; köklü bir eğitime dayanmıyordu. Eski Yunan müziğindeki çeyrek seslerle Türk Müziğindeki koma sesleri birbirine karıştırarak, Farabi'yi de işin içi­ne sokarak Türk Müziğini Yunanlılara mal edivermişti. Şayet bizim müzi­ğimiz Yunan kökenli olsaydı bugün dünyanın 1 numaralı müziği olarak her yerde dinlenirdi. Yunanlılar propagandayla bunu sağlarlardı. Müzikolog Muammer Sun, Ziya Gökalp'in iddialarıyla ilgili olarak görüşlerini şöyle açıklamıştır :

-''Bu konu çok tartışıldı. Bu müzik bize Bizans'tan geçmemiştir. Araplar da bize hediye etmemişlerdir. Bu musiki bizim insanlarımızın, adı sanı belli insanlarımızın yarattığı musikidir ve musikimizdir.................. Bizim Klasik Türk Musikimizi Araplara ve Bizanslılara maletme ve bir de Batılılaşmanın etkisiyle alafranga-alaturka kavgası çıkmış, Batılılaşmacılar alafrangacı, "Aman müziğimiz değişmesin,, diyenler de alaturkacı olarak nitelendirilmişlerdir. Baştan itibaren tamamen yanlış ve boşa kürek çekilmiş bir davadır "


2. Montesqieu'nün görüşünün etkisi :

Atatürk 1930 yılında Alman gazeteci emil Ludwig'e, Montesqieu'nün "Bir milletin musikicilikteki meyline ehemmiyet verilmezse o milleti ilerletmek mümkün olmaz'' sözünü okuduğunu, tasdik ettiğini, bunun için musikimize önem verdiğini söylemiştir. 1 Kasım 1934 tarihinde TBMM'ni açış nutkunda Montesqieu'nün görüşüne yakın şu cümleyi söylemiştir :

-"Bir milletin yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir."


3. Müzik bilginlerinin olmayışı, sanat seviyesinin düşüklüğü

Atatürk döneminde Türk Müziği konusunda yetişmiş bilginlerimizyoktu. Mevcutlar kendi kendilerini yetiştirmişti. Darülelhan'ın eğitimi ye­tersizdi. Sanatçılar genellikle usta-çırak usulüyle yetişiyordu. Bilgisine güvenilir bir müzik bilginimiz olmaması sebebiyle Atatürk Ziya Gökalp'a inanmak durumunda kalmıştı. Riyaset-i Cumhur Fasıl Heyetinde 1925­-1930 yıllan arasında neyzenlik yapmış ve Ata'nın huzurunda defalarca çalmış bulunan Burhanettin Ökte hatıralannda bu durumu şöyle dile ge­tiriyor :

-''Musikimizin tarihini araştırdı, doğru dürüst cevap alamadı. Naza­riyatını sordu, iki cümleyi yan yana getiremedik. Eserleri tahlil ettirmek istedi, sathından daha derinlere inemedik.

...en büyük mürşit ilimdir, diyen büyük insan bu münevver gençlerimizi tarihte karşısında bulsaydı memlekette ne alafranga-alaturka davası, ne de sanat fukaralığı bulunurdu."

8 Ağustos 1928 gecesi Sarayburnu konserinden sonra Atatürk'ün et­kisi büyük olan meşhur nutkunun sebebini de Burhanettin Ökte hatırala­rında İtalyan müziği ve Mısır'ın meşhur şarkıcılarından Müniret'ül Meh­diye Hanım'ın konserinden sonra çok zayıf bir Türk saz heyetinin sahne­ye çıkarak acemice ''sultani yegah" faslnı icrasına bağlıyor. Atatürk, si­nirli bir şekilde konseri terk etmiş, ertesi gün gazetelerde şu nutku ya­yımlanmıştır :

"- Bu gece burada güzel bir tesadüf eseri olarak şarkın en mümtaz iki musiki heyetini dinledim. Bilhassa sahneyi birinci olarak tezyin eden Müniretü'l Mehdiye Hanım sanatkarlığında muvaffak oldu. Fakat benim Türk hissiyatım üzerinde artık bu musiki, bu basit musi­ki Türk'ün çok münkeşif ruh ve hissini tatmine kafi gelmez. Şimdi karşıda medeni dünyanın musikisi de işitildi. Bu ana kadar Şark Musikisi denilen terennümler karşısında cansız gibi görünen halk, derhal harekete ve faali­yete geçti. Hepsi oynuyor ve şen, şatırdırlar. Tabiatın icabatını yapıyorlar. Bu pek tabiidir. Hakikaten Türk, fıtraten şen; şatırdır. Eğer onun bu güzel huyu bir zaman için fark olunmamışsa, kendinin kusuru değildir. Kusurlu hareketlerin acı, felaketli neticeleri Vardır. Bunun fariki olmamak kaba­hatti"


4. Çağdaş uygarlık seviyesine yükselmenin topyekün gerçekleştirilmek istenmesi :

Atatürk, Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak için yenilikler yapmıştır .Bu yeniliklerin sadece de devlet idaresinde ve sosyal ha­yatta yapılması yetmiyordu. Ata, kültür konularında da çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılmasını istiyordu. Müzik de kültür konularından biriydi. Ba­tı'nın müzik bilgi ve tekniğinden yararlanarak Türk Müziğini milletlerara­sı seviyeye çıkarmak Atatürk'ün müzik konusundaki çalışmalarının ama­cını teşkil ediyordu. Bu amaçla, o zamana kadar memlekette pek fazla yayılmamış ve öğrenilmemiş olan Batı Müziğine daha çok önem vermiş­tir. Kazım Özalp'a "Bizler alaturka müziğe alışmışız ama yeni nesiller alafranga müziğe çalışmalıdırlar.'' ve Falih Rıfkı Atay'a "Çocuklarımızın ve gelecek nesillerin musikisi garp medeniyetinin musikisidir'' demiş, Batı Müziğiyle ilgili bazı kuruluşlar kurdurmuştur .Atatürk'ün Batı Müzi­ğini yayma ve öğretmeyle ilgili çalışmaları şunlardır :

-Muzıka-yı Humayun İstanbul'dan Ankara'ya nakledilerek Riyaseti­-Cumhur Orkestrası adım almıştır (1924).

-Müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla Musiki Muallim Mektebi açılmıştır (1924). Bu okuldan yetişen öğretmenler okullarda Batı Müzi­ğine dayalı öğretim yapmışlardır.

-İstanbul Darülelhan Şark Musikisi Şubesi kapatılmış, okulun adı da İstanbul Konservatuarı olarak değiştirilmiştir (1926). Şimdiki adı İs­tanbul Belediye Konservatuarıdır .

-1927 yılından itibaren Avrupa'ya müzik öğrencisi gönderilmiştir. Cemal Reşit Bey, Ulvi Cemal Erkin, A. Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, H. Ferit Alnar gibi tanınmış kompozitörlerimiz bu imkandan faydalanmışlardı.

-Alman müzikolog Paul Hindemith'in yardımlarıyla Ankara Devlet Konservatuarı kurulmuştur (1936). Devlet Opera ve Balesinin, Devlet Tiyatrolarının Senfoni Orkestralarının sanatçı kadrolarının önemli bir bölümü bu okuldan yetişmiştir.

Atatürk'ün Batı Müziğine önem vermesi günümüzde Batı Müziği taraftarlarınca yanlış değerlendirilmekte; Ata'nın yalnızca Batı Müziğini is­tediği, Türk Müziğini yasakladığı şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Oysa Atatürk Türk Müziğine de gereken önemi vermiştir .Memlekette Batı Müziğini yerleştirinceye kadar Türk Müziğine bazı sınırlamalar koyması normaldi. Ata'nın çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılırken izlediği yol, Ba­tı'mn aynen taklidi değil, Batı'nın bilim ve tekniğinin milli öze uygulan­masıdır. Çankaya köşkünün incesaz takımının başkam Hafız Yaşar Okur'a "Biz garbınkini hürmetle dinlediğimiz gibi, bizim musikimiz de bütün dünyada hürmetle dinlenecek bir halde olmalıdır." derken kastettiği bu düşünceydi. Mesut Cemil tel de aynı konuda Atatürk'ün şu sözlerini naklediyor :

-"Biz çok defa bu musikinin tam haysiyetini bulamıyoruz. İşte dinle­diğimiz hakiki Türk Musikisidir ve şüphesiz yüksek bir medeniyetin musi­kisidir. Bu musikiyi bütün dünyanın anlaması lazımdır. Fakat onu bütün dünyaya anlatabilmek için milletçe, bugünkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz lazımdır. "

1 Kasım 1934 tarihinde TBMM'ni açış konuşmasında Türk Müziği­nin çağdaş uygarlık seviyesine getirilmesiyle ilgili çalışmaları açıklamıştır.

-"Güzel sanatların hepsinde, millet gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk Musikisidir. Bir milletin yeni değişikliğinde ölçü musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir.

Bu gün dinletmeğe yeltenilen musiki yüz ağartacak olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Milli, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kai­delerine göre işlemek gerekir. Ancak bu şekilde Türk milli musikisi yükselebilir, cihan şümul musikide yerini alabilir.

Kültür işleri Bakanlığı'nın buna değerince önem vermesini, kamunun da bunda ona yardımcı olmasını dilerim.

1 Kasım 1935 tarihli TBMM'ni açış konuşmasında da aynı konuya temas etmiştir :

"Kültür kınavımızı yeni ve modern esaslara göre teşkilatlandırmaya durmadan devam ediyoruz. Ulusal musikimizi modern teknik içinde yükseltme çalışmalarına bu yıl daha çok emek verilecektir."

Atatürk 1 Kasım 1934 konuşmasında halk müziği derlemeleri yapıla­rak, derlenecek ezgilerin genel musiki kuralları içersinde işlenmesini, böylece Türk Müziğinin evrensel müzik seviyesine yükselebileceğini be­lirtmişti. Müzik yazan Faruk Yener Atatürk'ün müzik konusundaki çalış­malarının amacını şu cümlelerle açıklayarak görüşlerimizi destekliyor:"Atatürk, Türk Musikisinin kaynaklarından yararlanılarak dünyaya ifti­harla sunabileceğimiz bir gene dünyanın anlayabileceği müzik getirilmesini istemişti... Biz musikimizi dışarıya tanıtacak, sevdireceğiz. Operalarımızı konser salonlarına, opera salonlarına sokacağız ve bundan bütün ge­niş boyutlarıyla zevk alan bir kitle yaratacağız. Fakat bu demek değildi ki, Atatürk için ne Halk Musikimiz ve folklorumuz ortadan kalksın, ne de bize geçmişten, atalarımızdan gelen bir musiki türü silinsin, yok edilsin ve yabancılaşmış bir kültürün, yozlaşmış bir kültürün etkisi burada egemen olsun."

Ata'nın 1934 konuşması üzerine Türk Müziğiyle ilgili geliştirici çalış­malara başlanacağı yerde zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Basın Yayın Genel Müdürü Vedat Nedim Tör Türk Müziği yayınlarını radyo­dan kaldırmışlardır. Bu yasaklama sekiz ay sürmüş, Atatürk'ün emriyle sona ermiştir. Aynı şekilde Atatürk'ün çevresindekilerin O'nun görüşlerini yanlış değerlendirmeleriyle 8/9 Ağustos Sarayburnu nutkundan sonra da İstanbul'da aydınlar Türk Müziğini inkar yolunda birbirleriyle yarışmışlar, Türk Müziği yayınlarını yasaklamışlardır. Vasfi Rıza Zabu hatıralarında bu durumu acı acı dile getirmekte Atatürk'ün şu sözlerini naklet­mektedir:

-"Ne yazık ki benim sözlerimi yanlış anladılar. Şu okunan ne güzel bir eser. Ben zevkle dinledim. Sizler de öyle. Ama bir Avrupalıya bu eseri böyle okuyup da bir zevk vermeye imkan var mı? Ben demek istedim ki, bizim seve seve dinlediğimiz Türk bestelerini onlara da dinletmek çaresi bulunsun. Onların tekniği, onların ilmiyle onların sazları, onların orkes­traları ile Çaresi her ne ise. Mesela Ruslar ne yapmışlarsa. Biz de Türk Musikisini milletlerarası bir sanat haline getirelim. Türk'ün nağmelerini kaldırıp atalım da sadece Batı milletlerinin hazırdan musikisini alıp kendi­m ize maledelim. Yalnız onları dinleyelim demedim. Yanlış anladılar sözlerimi, ortalığı öyle bir velveleye verdiler ki, ben de bir daha lafını edemez oldum."

Atatürk'ün yakın çevresinde bulunup birçok çalışmalarında emeği ge­çen kişilerden Ahmet Cevat Emre, Atatürk'ün Türk Müziği konusundaki çalışmalarını yanlış değerlendirmeler karşısında ölümüne yakın yıllarda "İki şeyde inkılap olmaz: Dilde ve musikide" düşüncesine ulaştığını belirtiyor.

Atatürk, 1916-1917 yıllarında Diyarbakır'da görevli iken taşındığı Celal Güzelses'i zaman zaman dinlemiş ve sanatçıya bir saat armağan etmiştir.

Atatürk döneminde İstanbul Konservatuarın da Şark Musikisi bölümü kapatılmış ancak Türk Sanat Müziği olarak bildiğimiz müzik için repertuar tasnif ve tespit heyeti kurulmuştur (1926). Bu heyet Türk Musikisi­nin Klasikleri sersinden 180 şarkının nota ve güftesini, Dini Ezgiler seri­sinden de 6 ciltlik Tekke Musikisi örneklerini tespit ve tasnif ederek ya­yımlamıştır (1926-1939).

Atatürk "Bizim hakiki musikimiz" dediği, halk müziğimizin derlen­mesine ve kompozitörler tarafından işlenmesine çok önem vermiştir. 1 Kasım 1934 ve 1 Kasım 1935 nutuklarında bu konuya temas etmiştir. Daha 1924 yılında halk müziği derlemelerine başlanmıştı. İstanbul Konservatuarı'nın 1924'teki halk müziği derleme anketinden sonra M.E.B. Hars Müdürlüğü Seyfettin-Sezai (Asaf) Kardeşleri Batı Anadolu'ya derle­meye gönderdi. Derlenen türküler Yurdumuzun Nağmeleri adı altında yayımlandı (1925). İstanbul Konservatuarı 1926-1929 yıllan arasında Anadolu'ya dört derleme gezisi düzenlemiş, bu gezilerde derlenen ezgiler ''Halk Türküleri'' adı altında 15 defter halinde yayımlanmıştır. 1929'daki 4. gezi sırasında bazı halk oyunlarımız filme de alınmıştır. Devlet ödeneğiyle yapılan dört derleme gezisine başta Konservatuar Müdürü Yusuf Ziya (Demircioğlu), Rauf Yekta, Dürri Turan ve Ekrem Besim Beyler, Muhittin Sadık (Sadak), Mahmut Ragıp (Gazimihal), Ferruh (Arsunar), Abdülkadir (İnan) Beyler katılmışlardır. İstanbul Konservatuarı devlet ödeneği almaksızın Halkbilgisi Derneği uzmanlarının iştirakiyle 1932 yı­lında beşinci bir derleme gezisi daha düzenlemiştir.

Derleme çalışmalarına bir süre ara verildi. Atatürk'ün 1 Kasım 1934 ve 1 Kasım 1935 nutuklarından ve Ankara Devlet Konservatuarı'nın kurulmasından sonra halk müziği derlemelerine yeni bir ruhla tekrar başlandı. 1936 yılında Ankara Halkevi'nin daveti üzerine tanınmış Macar Müzikologu ve bestecisi Bela Bartok (1881-1945) Ankara'ya gelmişti. Bartok, üç konferans vererek halk müziği ürünlerinin derlenmesinin önemine dikkatleri çekti. Kendisi de Adana yöresinde derlemeler yaptı (18-25 Kasım 1936). Halk Müziği derlemelerine Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünün idare ve himayesi altında 1937 yılında başlanmıştır. Atatürk döneminde 1937 ve 1938 yıllarında iki büyük derleme gezisi yapıldı. 1937 yılındaki geziye Ferit Alnar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Halil Bedii Yönetken, Muzaffer Sarısözen ve teknisyen Arif Etikan, 1938 yılındaki iki derleme gezisine ise Ferit Alnar, Cevat Memduh Altar, Halil Bedii Yönetken, Tahsin Banguoğlu, Ulvi Cemal Erkin, Nurullah Taşkıran, Muzaffer Sarısözen, teknisyenler Arif Etikan ve Rıza Yetişen katılmışlardır. Halk müziği derleme gezilerine Atatürk'ün ölümünden sonra da 1953 yılına kadar devam edilmiş, aşağı yukarı bütün iller dolaşılmış 10.000 civarında ezgi derlenmiş, 2000 kadar Muzaffer Sarısözen tarafından notaya alınarak Yurttan Sesler programlarıyla yurda yayılmıştır.

19 Şubat 1932'de Atatürk'ün isteğiyle kurulan Halkevlerinde halk müziğimiz konusunda yaşatıcı çalışmalar yapılmıştır. Halkevlerinin 1. döneminde (1932-1951) Türk Folklorunun hemen hemen bütün dallarında derleme, araştırma, eğitim çalışmaları başarıyla yürütülmüştür. Halkevleri yöre halk şairlerinin, ses ve saz sanatçılarının toplandığı yerlerdi. Birçok genç Halkevlerinde bağlama çalmayı, türkü söylemeyi öğrenmiştir. Halkevleri dergilerinde ve kitap yayınlarında Türk Folkloruyla, bu arada halk müziğimizle ilgili pek çok bilgi bulunmaktadır.

Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümünü kutladığımız 1981 yılında Türk Halk Müziği yurdun dört bir köşesinde en çok sevilen müziktir. İstanbul ve Ankara' da düzenli opera ve bale temsilleri verilmektedir. İstanbul, Ankara ve İzmir'deki 5 Konservatuar ihtiyaç duyulan sanatçıları, bestecileri, araştırmacıları yetiştirmektedir. Türk sanatçıları yurt içinde ve dışında ba­şarılı konserler vermektedir. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının yanında İstanbul ve İzmir'de iki senfoni orkestrası daha kurulmuştur. Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine bağlı bir müzik bölümü açılarak, öğretime başlamıştır. Bütün bu çalışmalar Atatürk'ün temelini attığı hiz­metlerin devamıdır. Yeni nesiller bugün her türlü müziği rahatlıkla dinleyip sevebilmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : ATATÜRK, TÜRK MUSİKİSİ, Atatürk'ünSEVDİĞİ RUMELİ TÜRKÜLERİ, selanik türküleri

ATATÜRK'ÜN YAVERİNDEN BİR ANI ...



Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın g eç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâ vur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüz ünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duy gulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kad ar gittik. Oradakilere şu emri verdi;

-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.' 
( 'Ananı da al git' deyip, bir anlamda vatandaşa küfredenler var artık zamanımızda )

Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir..

Acaba kendisini 2 kilo şekere, 5 kilo kömüre satan, bugünkü Türk insanına mı benziyor bu NİNEM..
Yada ülkeyi babalar gibi satan siyasilere benziyor mu, ATAM...

Ne dersiniz? ...

Yorum (1) Yorum yaz! | Etiketler : Atatürk, Gazi Çiftliği, Atatürk'ün yaverinden Bir Anı, Atatürk ve Yaşlı Köylü Kadın

Kalbi Çocuktu Atatürk..!



O hep gülümsedi...Selânik Askerî Rüştiyesin 'de okurken arkadaşları onu gülen çevresinde insanları toplayan muhabbetkar olarak anlatırdı... Cumhuriyet kurulduktan sonra, neredeyse her gece evinde yemeklerini arkadaş toplantılarında eğlencelerde yerdi... Rakı yı muhabbeti ve musikiyi keyfi seven eğlencenin önemini bilen bir adamdı Mustafa Kemal...

Liderlerin geçmişlerine bakın... Gülümseyen insanların başarısını farkedersiniz... Asık suratlı olanları her zaman somurtan ve mutsuz olanlardır... Atatürk gülümsemenin önemini, mutlu olmanın anlamını anladı yazdıklarında anlattı... Konuşmalarında mutlu insanların başarılarından bahsetti...

Ancak bize okul kitaplarının ilk sayfalarına sert bir Atatürk resmi gösterilir... Onun insancıl yanından bahsedilmez fazla... Zaaflarından yada korkularından yada gülümsemesinden sıyrılmış bir heykeldir bize anlatılan...

Asıl Mustafa Kemal Atatürk, mutlu olmayı bilen, ağlayan, zaafları ve hüznü olan, kızan ama kızgınlığını insanlara yansıtmayan, mutluluk ve gülümseme kavramlarını önde tutan, insanlarla dokunarak ve nezaketle gülümseyerek dinleyerek konuşmayı bilen, keyfine ve denize aşık, rakı leblebi keyfi yüzünden sirozdan ölen, insanları kırmamanın önemini anlamış... hepimiz gibi ama çoğumuzdan çok daha zeki bir insandır...

"Atatürk ile Son 1000 Gün" kitabında Nezihe ARAS; Ata 'nın ölümünden sonra arkasından intahar eden onca kadından bahseder... Atatürk aşkın anlamınıda anlamış bize defalarca ilahi aşktan ülke aşkından ve insan sevgisinden bahsetmiştir oysa...
Bize eğer bir insan olduğu gibi verilmesse o insanın imajı zedelenir... Bize olduğu gibi Atatürk 'ü vermeyen zihniyeti kınamak ve o insanın gerçek güzelliklerini görmek için kuruldu bu grup...

Lütfen aşağıdaki linki tıklayın ve "Atatürk Hakkındaki Büyük Sır" Filmini Seyredin:

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1045214767416

ATATÜRK 'ÜN GÜLEN & SEVGİ DOLU KALBİ / SMILING & ADORING HEARTH OF ATATÜRK
Dr. Joseph Erdem

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Atatürk ile Son 1000 Gün

Erzincan'dan Komutanlara Mesaj Var...!



 Sayın Komutanlarım,
 
  Ekte gördüğünüz fotoğraflar benim tarafımdan 2003 yılının Temmuz
 ayında Erzincan'da çekildi. Şehrin 10km kadar Kuzeyinde
 kireçtaşlarını oyulmuş tam ATATÜRK' e yakışan dev bir eser ve tabi ki
 Erzincan'da bulunan ordumuz tarafından yapılmış..
 
  Sizinde bildiğiniz gibi bu portre o kadar büyük ki, uçakla üzerinde
 10,000m den uçulduğunda bile gözüküyor. Zaten bende resimleri 10km
 uzaktan telefoto ile çektim. Bu resimlerin yayımlanması için
 Milliyet, Hürriyet ve Cumhuriyet Gazetelerine yolladım ama hiç
 birinden cevap alamadım!!.

 Ben 57 yaşımdayım ve 54 yaşıma kadar böyle büyük muhteşem bir ATATÜRK
 portresinin Erzincan'da dağlara oyularak işlendiğinden haberim
 yoktu… Bu resimleri şimdiye kadar benim yaşımda olan en az 100
 arkadaşıma yolladım ama hiç kimsenin bundan haberi yok!!!. Size ricam
 bu portrenin hakkını vermeniz bir belgesel yaptırarak bunu
 halkımızla paylaşmak. Buna bu günlerde çok ihtiyacımız var.
 
      Bu muhteşem eserin inşaatında çalışmış (1976) Jeoloji MühendisiAsteğmen bir akradaşım iş için beni oraya götürdüğünde çoketkilendim. Ama bu harika eserden Erzincan' lılar hariç maalesef hiçkimsenin haberi yok!!! Eğer bu konuda bir katkım olursa, ne mutlu
 bana. En azından size o Asteğmen arkadaşımı bulabilirim o da belki
 bunu tasarlayan grafiker diğer Asteğmen arkadaşını bulur ve zinciri tamamlarız.

 Saygılarımla,
 
Sezgin Aytuna
 Consulting Petroleum Geologist
Ankara-Turkey

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Erzincan'dan Komutanlara Mesaj Var, erzincan dağlarında atatürk resmi

Web Analytics