Ayla Büyükataman
24/11/2009 · Kategori: muzik
ANKARA - TRT'ye yıllarını veren ve müziğin çeşitli dallarında yüzlerce eseri bulunan 500'ü aşkın sanatçının geçen hafta işten çıkarılması Meclis gündemine taşındı.
CHP Antalya Milletvekili Feridun Baloğlu, Devlet Bakanı Beşir Atalay'ın yanıtlaması istemiyle dün TBMM Başkanlığı'na verdiği soru önergesinde, TRT'de işlerine son verilen sanatçılar konusunda bilgi istedi. Baloğlu, işlerine son verilenler arasında Recep Birgit, Ayla Büyükataman, Feridun Darbaz, Fahrettin Çimenli gibi önemli sanatçılar bulunduğunu belirterek, TRT'nin işten çıkardığı sanatçıların adlarını, kurumdaki görevlerini ve sayısını sordu.
TRT'nin sanatçıları işten çıkarma gerekçesi olarak 'tasarruf sağlanması ve özellikle programların müzikalitesi açısından faydalı olacağını' gösterdiğini kaydeden CHP milletvekili Baloğlu, Devlet Bakanı Atalay'ın şu soruları yanıtlamasını istedi: "TRT kurumunun örneğin 50 yıldır kurumda sözleşmeli olarak görev yapan Recep Birgit gibi bir müzik ustasının kalitesini hangi ölçülerle belirlediğini, kamuoyunun öğrenme hakkı olduğunu kabul ediyor musunuz? Yine, Ayla Büyükataman düzeyinde bir sanatçıya reva görülen bu uygulamayı haklı buluyor musunuz? 'Alaturka' şarkı yarışması için 2 trilyon lira harcamayı göze alan TRT'nin, şimdi tasarruf yapmak amacıyla çok sayıda sanatçıyı kurumdan uzaklaştırmasını nasıl açıklayacaksınız?"
Evet? yıl 2009 nerdeyse 10..Cevap?
Cevaba gerek kaldı mı??
Uyumamak Lazım;Uyutulmamak,Gözyummamak Olana Bitene..
24/11/2009 · Kategori: Ataturk
Sinema - Fragman - Nefes Filmi
Uyursan ölürsün..Uyursak ölürüz..Aslında bu hepimiz için geçerli ..
Uyurken biz ,vatanı alırlar elimizden...
Uyutulmuyor muyuz?
Nükleer: Temizlemesi, kurmasından beter!
13/11/2009 ·
İngiltere’de büyük bölümü içerdikleri radyoaktif atıklar yüzünden “çok tehlikeli” olarak nitelenen nükleer tesislerin temizlenmesinin bedelinin 73 milyar sterline yükseldiği açıklandı.

BBC’nin konuyla ilgili haberinde, nükleer tesislerin denetiminden sorumlu Nükleer Silahsızlanma Otoritesi yetkililerinin bu konudaki görüşlerine yer verildi ve bu yetkililerin faturanın her geçen gün artmaya devam ettiğine dair uyarısına dikkat çekildi.
19 nükleer tesis bulunan İngiltere’de, bunlardan bazılarının 1950’lerde kurulduğu ve gelecek yıllarda tamamen kapatılarak yıkılmalarının kararlaştırıldığı hatırlatıldı.
Kamu hesaplarını denetlemekle görevli National Audit Office de nükleer tesislerin kapatılması, içlerindeki atıkların yok edilmesi ve benzeri faaliyetlerin yakın zamana kadar 12 milyar sterlin civarında olan bedelinin 73 milyar sterline yükseldiği tespitini doğruladı.
Bu tesislerin arasında bulunan ve en büyüğü kabul edilen Sellafield’de, 1950’li yıllarda buraya atılan ve ne olduğu tam olarak öğrenilemeyen radyoaktif materyallerin bulunduğuna dikkat çeken BBC, İngiltere’nin yaşlanmış ve içlerindeki radyoaktif materyaller nedeniyle tehlikeli olarak nitelendirilen nükleer tesislerinin tam listesine de yer verdi.
Nükleer Endüstrisi: Çevrimin her aşamasında kirlilik. Güvenlik A
13/11/2009 · Kategori: _evre
Amacı elektrik üretmek olan bir enerji kaynağı için bütün AB ülkelerinin erken uyarı sistemi oluşturması gerekecek ve siz bu kaynağa güvenli diyeceksiniz;
Aslında tamamen güvenli nükleer reaktör bir masaldan başka bir şey değil. Bugün herhangi bir reaktörde yüksek düzeyde radyasyonun çevreye salınmasına sebep olabilecek bir kaza yaşanabilir. Hatta ‘normal işleyen’ bir reaktörde dahi radyoaktif materyaller hava ve suya karışmaktadır.
Fransa’nın güneyinde popüler turistik bölgesinde iki nehirde geçtiğimiz yıl musluk sularının içilmesi, yüzmek ve balık tutmak yasaklandı. Sebebi ise Tricastin nükleer santralinden 75 kg’lık radyoaktif maddenin suya karışmasıydı.

Bu 1. dereceden (1-7 arasında derencelendirilir) kaza aslında Fransa’da her yıl bunun gibi yaşanan ortalama 900 olaydan bir tanesi. Yapılan hesaplamalar, mevcut santraller için, reaktör çekirdeğinin zarar gördüğü bir kazanın olma olasılığı yıllık 1/10,000. (Fetter, 1999). Mevcut nükleer kapasiteyi 10 katına çıkartırsanız böyle bir kazanın olma olasılığı ortalama her 2-3 yılda bir olacaktır.
Nükleer kazalara yönelik hafızamız Çernobil felaketiyle başlıyor olabilir ancak Çernobil’den çok önce de nükleer endüstri çok ciddi kazalar yaşamaktaydı. Sivil nükleer programlarda da gizlilik ilkesinin uygulanması bunların ortaya çıkmasını da engelledi.
Geçen 50 yılında endüstrinin yaşadığı kazalardan birkaç örnek vermek gerekirse;
Sellafield İngiltere 10 Ekim 1957:
İngiliz nükleer programına plütonyum üreten Windscale Reaktör1’de yangın çıktı. Saatlerce yandı, radyoaktif maddeler havaya karıştı. Radyoaktif bulutlar İsviçre’ye kadar ulaştı. Yerel olarak radyoaktivite ile kirlenmiş binlerce litre süt imha edildi. Kazanın detayları, hala İngiliz devleti gizlilik kanunları çerçevesinde saklanmaktadır.
Kyshtym Rusya 29 Eylül 1957:
Bir soğutma aksaması nedeniyle sıvı atık tankında yangın meydana geldi. Patlama sonucu 2,5 metre kalınlığındaki beton parçalanarak yeraltındaki tank havaya uçtu. 70-80 ton yüksek radyoaktif içerikli madde açığa çıktı. Binlerce kilometrekarelik alan yüksek dozda kirlendi. Kaza 1970’lerin ortalarına kadar gizlendi. 30 kadar yerleşim biriminin adı haritadan silindi.
Harrisburg Pensilvanya ABD 28 Mart 1979:
İnsan hataları ve teknik hataların birleştiği kazada çekirdekte meydana gelen kısmi erime Three Mile Adası Santrali 2 numaralı reaktörde meydana geldi. Radyoaktif gazlar açığa çıktı ve yaklaşık 3500 çocuk ve hamile kadın tahliye edildi.
Çernobil Ukrayna 26 Nisan 1986:
Çernobil nükleer santralinde 4 numaralı reaktörde güvenlik testi sırasında operatörler çekirdek erimesine neden oldu. Patlama çok büyüktü, 1000 tonluk çatıyı uçurarak Avrupa’yı radyoaktif bulutlara maruz bıraktı. Ukrayna ve Belarus’ta çok geniş araziler radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Radyoaktivitenin uzun vadeli etkileri özellikle çocuklarda yeni görülmeye başladı.
Tokaimura Japonya 30 Eylül 1999:
Yakıt üretim tesisinde iki çalışan çok fazla sıvı uranyum çözeltisini güvenlik kurallarını ihlal edecek biçimde karıştırdı. Zincirleme reaksiyon başladı ve radyoaktif madde yayıldı. Üç çalışanın ikisi birkaç ay sonra radyasyon hastalığından öldü, 400’den fazla insan çeşitli seviyelerde radyasyona maruz kaldı. Bir yıl sonra pahalı bakım masraflarından kaçınmak için, çok önemli güvenlik raporlarıyla oynandığı anlaşıldı.
Japonya:
Göreceli daha yüksek güvenlik standartlarına rağmen 2004’de Mihama reaktöründe buhar patlaması sonucu 5 işçi öldü. 2006’da bir reaktör depremlere dayanamayacağı nedeniyle mahkeme kararıyla kapatıldı. Üstelik Japonya jeolojik açıdan aktif bir ülkedir.
ABD:
Dünyanın en çok nükleer reaktörüne sahip Amerika 2002 yılında Ohio’da David Besse reaktöründe facianın eşiğinden döndü. Tüm çekirdek erimesini kontrol eden basınç ünitesini çökertebilecek bir metal aşınması fark edildi. 10 yıl kadar önce Greenpeace, Amerika’da nükleer santrallerle ilgili metal aşınması konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştu. Bu uyarılar dikkate alınmadı. David Besse’de yaşanan olaydan sonra reaktör 2 yıl kapalı kaldı (maliyeti 600 milyon USD). Şimdi 2017’ye kadar çalışabileceğine dair sertifika verildi.
Fransa:
Aralık 2003’de Cruas 3 reaktöründe sel nedeniyle oluşan zararlardan dolayı Fransız Nükleer Güvenlik ajansı acil durumlar için kuruldu. Temmuz 2008’de Tricastin’de yaşanan kazada 100 görevli radyasyona maruz kaldı. 30,000 litre uranyum içeren sıvının nehre karışması üzerine yerel halka nehir suyunu kullanmama uyarısında bulunuldu.
Fransa, A.B.D., İsveç ve Japonya’da, yakın dönemde yaşanan kazalar gerçek facialara ramak kala durdurulabildi. Bu kazalar ve daha yüzlercesi, nükleer santraller olduğu sürece yeni Çernobiller’in ne kadar olası olduğunu da gösteriyor.
Türk Tabipleri Birliği Nükleer Santral İstemiyor
13/11/2009 · Kategori: _evre
Türk Tabipleri Birliği, yaptığı basın açıklamasında neden nükleer santral istemediklerini açıklıyor:

Çünkü; Tarihin bu en büyük nükleer kazasında Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamının 200 katı radyasyonun atmosfere dağıldığını, kaza sonrasında enkazın kapatılmasında çalışan on binlerce kişinin kısa süre sonra öldüğünü, 400 bin kişinin evlerini terk etmek zorunda kaldığını, yarısı çocuk 7 milyon kişinin kazadan ağır biçimde etkilendiğini, unutmadık.
Çernobil’den yayılan radyasyona bağlı olarak 30 ile 60 bin kişinin kanserden öleceğinin hesaplandığını, Türkiye’de de Çernobil’den yayılan radyasyon nedeniyle kanser vakalarında artış olduğunu, Türk Tabipleri Birliği’nin geçen yıl yaptığı bir araştırmaya göre bu nükleer kazadan en ağır biçimde etkilenen Karadeniz Bölgesi’nde bulunan Hopa’da ölümlerin %47,9’unun kansere bağlı olduğunu, biliyoruz.
Aralarında ABD, İngiltere, Japonya, Rusya’nın da olduğu çok sayıda ülkede bulunan nükleer santrallerden bazıları son 50 yıldır çok ciddi sonuçlara yol açan irili ufaklı onlarca nükleer kaza ve radyasyon sızıntılarına yol açan yüzlerce olayın yaşandığını, bu kazalar nedeniyle santrallerde çalışan işçilerden, çevrede yaşayanlara kadar çok sayıda insanın radyasyon nedeniyle ortaya çıkan hastalıklara yakalandığını, kanser, doğumsal anomaliler ve ölümler görüldüğünü, unutmadık.
Kaza olasılığının nükleer santraller için tamamen kaçınılması olanaksız yapısal bir sorun olduğunu, bir nükleer santralin işleyişi sırasında her yıl üretilen yüzlerce ton ileri derecede radyoaktif atığın yüz binlerce yıl radyasyon yaydığını ve tüm dünyada bu radyoaktif atıkları güvenli bir şekilde çevreye ve insanlara radyasyon bulaştırmadan depolamanın bir yolunun bulunabilmiş olmadığını, atıkların depolanamaması ve taşınamaması nedeniyle nükleer santrallerin ayrıca tehlikeli birer radyoaktif atık deposu haline geldiğini biliyoruz.
Nükleer santrallerin kaza olmadığı durumlarda da çevrelerine radyasyon yayabildiklerini, Almanya’daki Krümmel Nükleer Santrali çevresinde ve ABD’de yapılan çalışmalarda, hiçbir kaza yaşanmamış nükleer santrallerin çevresinde yetişkin ve çocuklarda lösemi (kan kanseri) görülme sıklığının ciddi bir biçimde arttığının saptandığını, ayrıca çevredeki bitki ve hayvanlarda radyasyona bağlı mutasyonların görüldüğünü, biliyoruz.
Radyasyon, tiroid kanseri, lösemi (kan kanseri), akciğer ve kemik kanserleri gibi pek çok kanser türüne neden olur.
Radyasyon, çocukların sağlığı üzerinde çok daha ciddi bir tehlike oluşturur. Çocukluk çağı kanserleri meydana gelir.
Radyasyon, erkek ve kadında kısırlığa yol açar.
Radyasyon, hamileler için de en önemli tehlikelerden biridir. İlk aylardaki düşüklerin, sakat doğumların ve doğuştan gelen hastalıkların en önemli nedenlerinden biridir.
Bugün çevreye yayılan radyasyonun en önemli kaynağı nükleer santrallerdir.
Akkuyu’da nükleer santral yapılmasından 2000 yılında vazgeçilmesinden yaklaşık 8 yıl sonra AKP hükümeti tekrar Mersin-Akkuyu ve Sinop’u adres göstererek nükleer santral ihalesi açmaktadır. Yetmiş milyonun sağlığını hiçe sayarak, ülkemizi uluslar arası şirketlerin arka bahçesine çeviren, IMF / Dünya Bankası politikalarını bir bir yaşama geçiren AKP iktidarı böylece, sağlıklı yaşama hakkımıza karşı ciddi bir tehdit oluşturan yeni bir karara daha imza atmaktadır.
İnsan sağlığı için yarattığı sayısız tehdit bir yana, pahalı, verimsiz, kaynak bağımlılığı yaratan, ülkeleri silahlanma yarışına sokan ve dünya ülkelerinin vazgeçmekte olduğu nükleer enerji çıkmazına ülkemizin tekrar sokulmak istenmesini kabul etmemiz düşünülemez. Nükleer santrallere karşı çıkmayı, toplumumuzun sağlığı ve geleceğine ilişkin sorumluluğumuzun bir parçası olarak görüyoruz.
Çernobil’i, radyasyonlu çayları, İkitelli radyasyon kazası skandalını, Karadeniz’de Çernobil’den yayılan radyasyona karşı yeterli önlem alınmadığı için yaşanmakta olan kanser vakalarını yeniden yaşamak istemiyoruz. AKP Hükümetini bu ihaleyi derhal iptal etmeye çağırıyoruz. Türk Tabipleri Birliği geçmişte olduğu gibi bundan sonra da toplum sağlığını hiçe sayan tüm uygulamaları kamuoyu önüne getirme çabasını sürdürecek, çocuklarımıza güvenli bir gelecek yaratma kararlılığından vazgeçmeyecektir.
Başta Mersin ve Sinop olmak üzere, ülkemizde nükleer santral planları ortadan kaldırılıncaya dek, mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Tüm vatandaşlarımızı geleceğimize sahip çıkmaya, nükleer santral planlarına karşı çıkmaya çağırıyoruz.
Biz hekimler, nükleer santral istemiyoruz.
Stronsium 90
13/11/2009 · Kategori: _evre

Acayipleşti havalar,
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş
ota, süte, ete,
umuda, hürriyete,
kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm.
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
ya dünyamıza inecek ölüm.
NAZIM HİKMET
16 Mart 1958
MONO SODYUM GLUTAMAT
12/11/2009 · Kategori: saglik

MSG adında bir yiyecek katkı maddesi var.
MONO SODYUM GLUTAMAT
Yiyeceklere katıldığında, o yiyeceğin tadının beyin tarafından güzel olarak algılanmasını sağlıyor.
Tatlı, tuzlu, acı fark etmiyor.
Hangi yiyeceğe katılırsa lezzetliymiş gibi geliyor. O yüzden gıda üreticilerinin bir çoğu MSG'yi karlı olduğu için kullanıyorlar.
MSG ZARARLI MI ?
Buna okuduktan sonra siz karar verin.
Bu madde Nörotoksin.
Sinir hücrelerine zarar veriyor. Merkezi sinir sistemi tahribatı ve buna bağlı olarak ALZHEİMER, PARKİNSON, HUNTİNGTON hastalıkları, SARA (Epilepsi),Retinal dejenerasyon (Göz retina tabakası hasarı),Yağ birikimi, doyma mekanizmasında bozukluk, obezite.
Büyüme hormonu baskılanması.
Pankreas hasarı, insülinde artış, ve buna bağlı diyabet.
Böbrek ve karaciğerde ciddi hasarlar.
Bu madde hamilelerde plasenta bariyerini geçebiliyor, anne karnındaki bebek de aynı tahribatlara maruz kalıyor.
Özellikle çocuklarımızın hatta büyüklerin de çok severek yediği CİPS'lerde çok kullanılmakta.
Hazır köfte harçları, Et suyu tabletleri, Hazır çorbalar, Dondurmalar, renkli yoğurtlar ve benzeri bir çok üründe var.
Şimdi diyeceksiniz ki, Madem bunca zararı var, neden kullanıyorlar?.
Küreselleşen dünyada, ticaret de küreselleşti. Küresel ticaret devleri insaf,merhamet gibi duygularla asla çalışmaz. Onların amacı çok kar etmek, çok daha büyümektir.
Bu mamuller, al benisi olan renklerde ve janjanlı ambalajlarda sunulur. Televizyon, gazete ve duvar reklamlarında onlara sıkça rastlarsınız. Sadece maddesel tadıyla değil, görsel yollar ile de beyinlerimize kazınır adeta. Basit bir hesap yaparsak, ucuz zannedilen bu ürünleri çok pahalıya tükettiğimizi görürüz. Mesela Cips.
Semt pazarlarında 3 kg. patatesi 1 ytl.ye alabilirsiniz. Oysa ki 50 gram CİPS 1 liradır. Yani 1 kg. Cipsi, 20 ytl.den tükettiğimizin farkında bile değiliz. Olumsuz etkileri de cabası.
Ya bu mamulleri üretenler !……..
Kendi ürettiklerini yemezler, içmezler. Gıdaları organik ve doğaldır.
Son zamanlarda organik tarım yapan çok güçlü özel şirketler türedi, burada itina ile yetiştirilen ürünleri semt pazarlarında göreniniz var mı?
Ben henüz rastlamadım.
Gelelim genel sağlık boyutuna;
Son 25 yıla dikkatle göz atacak olursak, çocuk yaşta diyaliz cihazına bağlı yaşamaya mahkum edilenler, çok küçük yaşta şeker hastalığı ile tanışan çocuklar, obez çocuklar, asabi çocuklar, 9-10 yaşında buluğ çağına girenler, çeşitli nedenlerle engelli doğanlar ve bu sayının ülke nüfusunun % 12'sine çıkması ve benzerleri.
Ve sizlerinde aklınıza gelebilen yeni hastalıklar.
Hastalıkları üretenler, ilaçlarını da ihmal etmediler. Bu da madalyonun diğer karlı yüzüdür.
Karbondioksitli meşrubatlardan, sakıncalı hazır gıdalara varana kadar bir çok yerde çeşitli uyarılar yazıldı, çizildi. Durumun ciddiyeti göz ardı edilmemelidir.
Güzel yurdumuza, denizlerimize, ormanlarımıza, tarım ve hayvancılığımıza sahip çıkmalıyız.
ORGANİK ÜRÜNLER:
1) Organik sertifikalı ürünlerin pek çoğu (başta domates, patlıcan, kabak olmak üzere) GMO (Genetik Manipule Organizma).
2) Organik sertifikalı ürünlerin pek çoğu modern seralarda topraksız ortamlarda suni beslenme yoluyla üretilmektedir.
3) Organik sertifikalı ürünlerin pek çoğu organik sertifikalı ilaç ve gübrelerle üretilmektedir. Bu ilaç ve gübrelerde dünyada sadece birkaç firmada yüksek hacimde üretildiğinden dönüyoruz yine aynı standartizasyon sorununa.
Bütün bunun üstüne son 50 yılda Türkiye ve Dünyada kanser vakalarının kat ve kat arttığı ve pek çok uzmanında bunun beslenmeye bağladığını da unutmayalım.
Umberto Pelizzaris nefes kesen serbest dalış (freedives)
6/11/2009 · Kategori: _evre
UMBERTO PELIZZARI Ağustos 28 doğdu 1.965 Busto Arsizio, Varese ilinde de. O 1,89 metre boyunda ve 84 kg ağırlığında, ve akciğer kapasitesi 7,9 litre ...
Serbest Dalış Benim Hayatım ..!!
Bazı insanlar su ile doğal bir yakınlık, bazen var iken deniz ortamı kara olanlarına göre daha deniz canlılarının fazla gibi görünen ve Umberto Pelizzari bunlardan biri. 17 sinde çoktan profesyonel bir yüzücü olarak 11 yıl kadar saat hızına sahip olur.. O sadece 23 yaşında, 1988 yılında, Umberto Pelizzari dört yıl keşfettikten sonra ve apne ve disiplin ilgisini çeker ilk dünya rekorunu elde eder.
Umberto anlatıyor: "Hint Okyanusu, Maldivler ve adaların yükselen kalbimde çok özel bir yerde tutar. Buranın güzel ılık sularında 'en güzel deniz yaşamı canlılığını bulursunuz. Bu balina köpekbalığı olduğunu. Balina köpekbalığı gezegenimizde en büyük balık. Onlar dünyada tropik ve sıcak denizlerde bulunabilir ve bu onların biyolojisi ve davranışları çalışmak için mükemmel bir yerdir. Onlar uzunluğunda ve 40 metre kadar büyüyebilir 100 yıla kadar yaşayabilir. Onların büyük yüzgeçleri zarif su ve benekler ve çizgileri ile onları yönlendirmek onları yukarıdan kamuflaj verir. Ben balina köpekbalığı yüzünü sadece inç uzaklıkta mesafedeyım. Bu bana birkaç saniye için göz teması sağlar ve bu nedenle bu balina köpekbalığı bana olan güveni hakkında mutluyum .
30 yaşında olan balina ve köpekbalıkları cinsel olgunluğa ulaşmaz. Onlar sadece plankton üzerinde mikroskopik olan deniz bitki ve hayvanlarla beslenir. Nüfus ancak bilinmeyen balina köpekbalıkları artık ticari balıkçılık tehdit artan yüz kendi yüzgeçleri için onları hedefliyorsunuz . Uzakdoğu'da köpekbalığı yüzgeci çorbası için talep bu nazik devleri ödül yakalama ve yüzgeçleri dolar değerinde binlerce anlamına gelir. Bu beni çok üzüyor . Biz bu güzel yaratıkları korumak için daha fazla çaba harcamalıyız.
Bir Kadının Yarattığı Frankenstein
5/11/2009 · Kategori: tiyatro
Mary Shelley'in, zamanının çok ötesinde bir teknoloji vaat ettiği için edebiyat çevrelerini şaşkına çevirmiş iki yüz yaşındaki başyapıtı Frankenstein, defalarca kez, defalarca şekilde sinemaya uyarlandı ve hala da önlenemez bir film çekme furyasından nasiplenerek popüler kültürdeki yerini koruyor. Biz de, eserin popüler kültürdeki doldurulamayan yerini incelemek istedik.
Bugün, Shelley'in müthiş yapıtı Frankenstein'ın Mark Twain imzalı önsözüne baktığımızda, hikayenin zamanının ötesinde bir yapıda olduğunun neden her fırsatta vurgulandığını düşünüyorsunuz ilk başta. Ciltler halinde ülkemizde de çıkan ve dahası, envai çeşit romana ve filme farklı maceralarıyla da konuk olan bu karakter, tüm dünyada bir edebiyat karakterinden çok Karloff'un hakkıyla hayat verdiği o korkunç yaratığı hatırlıyor. 1815 yılında, eserin yazımına başlamadan üç sene önce aklına gelen bir fikri geliştire geliştire bu hale getiren, dahası feminist bir aileden gelme kadın yazar Mary Wolfstonecraft Goodwin Shelley, karakteri aslında filmlerin bize sunduğu o hilkat garibesi hallerden ziyade, felsefik ve toplumun dışına itilmiş bir grubu temsil eden bir karakter olarak resmetmişti. Eserin ilk uyarlaması da daha sinemanın pek ortalarda gözükmediği 1823 yılında tiyatro yoluyla yapıldı. Shelley'in epey beğendiği bu ilk uyarlamada, karakter insana çok benziyordu ve sadece çikolata rengine boyanmış bir insan tarafından canlandırılıyordu.
Bu denli teknoloji gerektiren bir hikayeyi görselliğe uyarlayan oyun, söylentilere göre epey başarılı olmuş ve aynı yılda bir tiyatro uyarlaması daha yapılmıştı. Bu uyarlama da, ilk uyarlamanın izleyicinin kafasına kazıdığı siyah imajı korur nitelikteydi ve karakteri yine siyahlara büründürüyordu. Bu uyarlama rüzgarı tiyatro dünyasını esir almak üzereydi ki, araya Edison'un (sonradan ampulü icat etmediği anlaşılacaktı) keşiflerinden biri olan sinema araya girdi ve bununla paralel olarak sinema dalı da belli bir evrim geçirdi. Sürekli bir üretim vardı, hatta canavarın başka hikayelerini edebiyat eseri yapan uyanıklar bile çıkıyordu (sonradan bu hikayeler tarihe karışacaktı). Anaakımı başlatan Hollywood isimli küçük bir kasaba sinema dünyasını esir alınca da Shelley çoktan yaşamını yitirmişti. 1851 yılında, 60 yaşındayken ölen Shelley'in ardından da 1910 yılında eserin Frankenstein adlı ilk sinema uyarlaması yapıldı. Bu uyarlama hayata geçtiğinde insanlar çoktan ilk bilimkurgu filmini izlemişti bile(Le Voyage Dans La Lune)ve heyecanlanacak çok halleri yoktu, dolayısıyla film romanın şok ediciliğinden uzak oldu. 1915 yılında eserin ikinci uyarlaması da yapıldı, meşhur "It's alive !" repliğini ilk kez kullanan film, hikayeye yine felsefik yönden yaklaşıp yine başarısız oldu.
Bu sırada dünyanın çeşitli yerlerinden uyarlamalar gelmeye de devam ediyordu. Eugenio Testa imzalı 39 dakikalık İtalya yapımı uyarlama Il Mostro di Frankenstein (ilk vizyona girdiğinde "Frankestein" gibi talihsiz bir harf eksikliğinin kurbanı olmuştu / İngilizce çevirisi "A Monster Called Frankenstein" dır), bu evrensel uyarlamalardan sadece bir tanesiydi. Bu döngü kısır bir şekilde yirmi uzun sene boyunca devam etti ve uyarlamaların hiç biri beğenilmedi, ta ki 1931 tarihli müthiş "Frankenstein"a kadar. Film hikayenin felsefik yönünü hiçe sayıp tamamen anaakımlığına odaklanıyordu ve yaratığı eserin aksine konuşturmuyordu. Bu uyarlama epey beğenildi ve özel efektleriyle de romanın etkisine ulaştı. Özellikle Frankenstein'ın canavarı rolündeki Boris Karloff filmde tam anlamıyla bir oyunculuk dersi veriyordu.
Hollywood, fazlasıyla beğenilen bu uyarlama aracılığıyla Frankenstein'ı bir para makinesine dönüştürmekten çekinmedi elbette. İlk film gibi David Whale tarafından yönetilen (ve canavarın da ilk filmdeki gibi Karloff tarafından canlandırıldığı) 1935 tarihli devam filmi Bride of Frankenstein, filme gayriresmi bir ekti aslen. Filmde, tıpkı ilk film gibi bir hikaye anlatılıyordu- isminden de anlaşılabileceği gibi, Frankenstein'ın gelini üzerinden hem de! Bu film pek beğenilmese de, yapımcılara yine epeyce para getirmekle kalmadı, aynı zamanda kült filmleri sırtında taşıyan bir popüler kültür ögesi oluverdi. Bu filmin ardından gelen üçüncü film Son of Frankenstein'da kadroya bir de Igor katılıyordu (Frankenstein'ın asistanı, Bela Lugosi tarafından canlandırıldı). Bu film de popüler kültürde kendine geniş bir yer ayırsa da Frankenstein Sülalesi'nin sonunu getirdi. Yapımcılar yavaş yavaş ana karakteri hikayeye katmaya başladı.
1942 yılında, yani ilk üç filmin külteştiği(bu filmlerden sadece ilkine saygı duyuluyordu)bir dönemde ortaya çıkan The Ghost of Frankenstein'da da karakteri üç film boyunca canlandıran Karloff yerine The Wolf Man yorumuyla haklı bir üne kavuşan Lon Chaney Jr. getirildi. Bu filmde Bela Lugosi oyununa devam ediyordu. Yapımcılar filme saygın bir devam sunmaktansa, kült bir yapıda seriyi inşa etmeyi daha cazip bulmuş olacak ki, bir sene sonra bir devam filmine daha öncülük ettiler. 1943 senesinde çekilen devam filmi Frankenstein Meets the Wolf Man ise şaşırtıcı bir kadro değişimi sunarak hikayeye The Wolf Man'i kattı, bu karakteri bir önceki filmde canavarı canlandıran Lon Chaney Jr. canlandırdı ve canavar rolüne de bir önceki filmde Igor'u canlandıran Bela Lugosi getirildi. Bu film de kült oldu.
Seri tam beş filme ulaştığında yapımcılar artık radikal bir değişiklik arayıp duruyordu ki, son filmin gişe başarısı ortaya çıktı. Bu son filmin ardından yeni bir kulvara göz dikildi: Canavarı başka klasik korku karakterleriyle karşı karşıya getirmek. 1944- 1945 yıllarında, bu şekilde iki film çekildi: House of Frankenstein ve House of Dracula. İki filmde de canavarı Glenn Strange canlandırırken, filmlerden ilkinde kadroya Karloff da katıldı. Karloff, filmde film için yaratılmış bir karakter olan Doktor Gustav Niemann'ı canlandırdı. Ayrıca ilk filmde Lawrence Talbot'u canlandıran Lon Chaney Jr., ikinci filmde The Wolf Man'i canlandırıyordu. İki film de Erle C. Kenton tarafından yönetildi. Kültlerin kültü bir devam filmi daha bu yoldan doğdu: 1948 tarihli Bud Abbott Lou Costello Meet Frankenstein. Filmin Bela Lugosi, Glenn Strange ve Lon Chaney Jr.'lı kemik kadrosunda bir isim daha vardı: The Invisible Man rolündeki Vincent Price. Bu film, seriyi kapatan film oldu.
Bu serinin ardından, karakter Frankenstein - 1970 isimli sözde gelecekte geçen 1958 yapımı bir filmde tekrar canlandırıldı. Seri bitmiş olsa da, filmin izleyicilere sunduğu minik bir sürprizi vardı: Victor Frankenstein rolündeki Boris Karloff. Bunun ardından çoktan modası geçmiş Frankenstein Sülalesi rüzgarını yeniden estirmeye kalkışan Frankenstein's Daughter vizyona girdi. Bu filmde bildik kadrodan pek eser yoktu ve kültlük bakımından, belki de kendisini fazla ciddiye aldığındandır, pek bir şey vaad etmiyordu. Yönetmen Richard E. Cunha'nın asıl amacı ise ilk Frankenstein filmine en az ilki kadar saygın bir devam getirmekti, ama film bir fiyaskoyla sonuçlandı.
'64 senesine gelindiğinde de seri kendi halinde öylece devam etmeye çalıştı, tabii ki gayrıresmi ellerde: The Evil of Frankenstein, House of Bare Mountain ve Frankenstein Meets the Spacemonster. Son film bir fiyasko olsa da ilk iki film kendi içinde hayranlar edindiler. 1967 yılında, karakter ilginç bir biçimde yıldızlar geçidi Bond parodisi Casino Royale'de kendine yer bulmayı başardı. Yıllardır Dracula filmleri üzerinde çalışan Jimmy Sangster'in yönettiği The Horror of Frankenstein da bir kült oldu. Kült filmler furyasının başlangıcından nasiplenen filmler geldi geçti, Dracula vs. Frankenstein, 70'lere gelindiğinde çekilmişti ve kitsch sinemadan payına düşeni fazlasıyla alır nitelikteydi mesela. Ayrıca karakter kendine Son of Dracula türü ikinci sınıf filmlerde de yer buldu (ikinci sınıftan kasıt, sıfır bütçedir).Bu zamana kadar karakterin hikayesini baştan anlatan bir filme rastlamıyorduk ki, '77 senesinde Victor Frankenstein filmi çıkageldi. Bu film, canavarın fiziksel görünüşünü değiştirmese de hikayeyi sil baştan anlatmıştı.
Bu yapıttan destek alan bir alay film de karakterin hikayesini yeniden anlatmaya kalktı. 70'ler bitip seksenler başladığında, 1984 senesinde de karakterin fiziksel görünümünü değiştiren "Frankenstein" çekildi. 1987 yapımı ünlü kitsch film The Monster Squad Frankenstein'a yer verdi. Bu sıralarda Frankenstein'ın ilham verdiği Dr. Jekyll & Mr. Hyde ve The Incredible Hulk eserleri de sinemayı sallamakla meşguldü tabii. 1990 yapımı Frankenstein Unbound'da karakter Nick Brimble tarafından canlandırıldı. Filmin John Hurt, Bridget Fonda ve Jason Patric'li bir kadrosu da vardı ve yönetmen Roger Corman'dı. Karakteri yeniden canlandıran film, aynı zamanda o zamana değin çekilmiş en büyük bütçeli Frankenstein filmiydi.
Yıl 1994 olduğunda, Shakespare uyarlamalarıyla tanınan Kenneth Branagh karaktere felsefik bir yaklaşım getirdiği "Mary Shelley's Frankenstein" ile bu kulvara katıldı. Film romana en sadık kalan uyarlamaydı ve Kenneth Branagh, Helena Bonham Carter, Ian Holm ve John Cleese'li bir oyuncu kadrosunu buluşturuyordu. Bu kadronun yanında bir de canavar rolünde usta bir isim vardı: Robert De Niro. Film bence başarısızdı, ancak karakteri bu denli resmiyetle uyarlayan en yakın zamanlı yapım oldu. Frankenstein defteri sinemada böylece kapandı, en azından canavarı başrolüne alan başka bir film çıkmadı. Kalanlar tamamen TV filmiydi. Branagh'ın uyarlaması, Frankenstein sinemasını kilitlemişti.
Karakterin sinema macerası şimdilik böyle bitti. Bu sırada da, karakterin üzerine yeni romanlar yazılıyor, bilgisayar oyunları yapılıyor ve çizgiromanlar, oyuncaklar piyasaya sürülüyordu. Ayrıca karaktere kısa filmler ya da diziler de yapılıyordu, mesela 2004 senesinde bir Frankenstein dizisi çekilmişti. Karakter, 2005 yılında da Van Helsing'de şöyle bir göründü, ancak bir korku ya da felsefe karakterinden çok aksiyon karakterine benziyordu. Karakterin başka bir filmine kavuşamadığı tam on yıl böyle geçti, ta ki Guillermo Del Toro yeni Frankenstein'ın başına getirilene kadar. 2008 yılında, Del Toro, filmin bir devam filmi olacağını ve Hobbit'i bitirir bitirmez filme başlayacağını açıkladı. Shelley'in eserinden uyarlanan ve karakterin fiziğini de değiştiren çizgiroman NTV Yayınları'ndan çıktı. Ayrıca şu anda karakteri sil baştan anlatacak bambaşka bir filmin hazırlıklarının sunduğu söyleniyor. Eğer söylentiler doğruysa, film Timur Bekmambetov tarafından yönetilecek ve 2013 civarında vizyona girecek. Bu mitin, popüler kültürün olanca devliğiyle sinema macerasının hakkını vererek devam etmesi ümidiyle.
www.sinemaestro.com
http://www.viddler.com/explore/8505000/videos/2/
Karloff'un canlandırmıs olduğu Frankenstein ikinci bölümü için bu linkten tıklayınız..!
« Önceki ::